Uzaktaki Denizin Mavisi

16. Bölüm “Kırmızı plastik top”

Enis elindeki buz gibi limonata bardağını alnına dayamış kendini serinletmeye çalışırken bir yandan da Yosun’u dinliyordu. Cezalı günler geride kalmış, normal rutinlerine dönmüşlerdi. Ortalıklarda koşuşturmaya başlamış olan kedi yavrularıyla oynayan Enes, yeniden kazandıkları özgürlüğün tadını çıkarıyordu.

“Ya işte böyle…” dedi Yosun “Yani ne zaman istersek, Demir Bey’e gidebiliriz” “Abartma istersen!” diyerek araya girdi Ömer, bir yandan da çiçekleri suluyordu. “Adam bize, ne zaman isterseniz gelin demedi. İsterseniz Dart’ı sevmeye gelirsiniz dedi, ikisi farklı şeyler!”

“E tamam ben ne diyorum? Dart’ı ne zaman istersek gidip sevebiliriz diyorum!”

Ömer bıkkın bir sesle, “Aman tamam Yosun ya, bazen sana laf yetiştirmeye çalışmaktan yoruluyorum…” dedi büyük bir saksının dibine hortumu tutarken.

“Sen daha yeni mi anladın bunu?” diyerek kıkırdadı Enis fakat kızın gözlerindeki bakışı görünce kahkahası hafifleyerek kayboldu, yeniden bardağını alıp ciddiyetle limonatasından bir yudum aldı.

 “Kabul et Ömer, sen de çok keyif aldın o gün Demir Bey’in evinde.”

Israrla devam ediyordu Yosun.

“Ben keyif almadım demiyorum ki! Ama adamı da durmadan rahatsız etmemizin bir anlamı yok diyorum.”

“İyi de ben mi dedim bir daha gelmek istiyoruz diye? Demir Bey kendi çağırdı bizi. Bence o da sıkılıyor tek başına ormanda, o yüzden çağırdı bizi. Enis’le Enes’i de çağırdı hem.”

“Of Yosun gerçekten konuları kendine göre evirip çevirmekte üstüne yok!” derken artık Ömer sinirlenmeye başlamıştı. “Sen sormadın mı Enis’le Enes de gelebilirler mi diye?”

Kedilerle koşuştururken bile hiçbir konudan uzak kalmayan küçük Enes yanlarına geldi.

Hevesli bir sesle, “Ben de gitmek istiyorum, hayatımda gördüğüm en değişik evdi orası!” dedi küçük çocuk. “Her yer tahtadan hem de! Bir de o konteyneri merak ediyorum!”

Cümlesini tamamlayıp abisine dönüp bakan Enes, konteyner kelimesini doğru söyleyip söylemediğini onun ifadesinden anlamaya çalıştı.

“Son gittiğimize neredeyse bir hafta oldu, bence bugün gidebiliriz mesela. Haftada bir gitmek neden rahatsız etsin ki hem?” dedi Yosun bu kez sesini daha yumuşatarak Enis’ten de destek bekledi.

“Sen ne dersin Enis?”

Enis için üzerinde fazla konuşulacak bir konu değildi bu. Yaşlı adama karşı olan merakı eskisinden daha az olan çocuk için, gitseler de olurdu, gitmeseler de.

“Olur bana uyar, omuzlarım güneşten çok sızlıyor zaten, fena yanmışım, bugün güneşe çıkmamak iyi olur benim için…”

Hortumu sarıp yerine kaldırmakta olan Ömer artık umursamayan bir sesle, “Nasıl isterseniz, ama adam bizi kovalarsa da üzülüp, alınmayın sonra…” dedi. Yosun aklına bir şey koyduğu zaman, onu vaz geçirmenin mümkün olmadığını bilecek kadar tanımıştı artık kızı.

Kız Ömer’in de razı olduğunu duyunca ayağa fırladı ve heyecanla sesini yükseltti.

“O zaman ben Dart’a götürmek için yiyecek bir şeyler bulayım. Yarım saat sonra burada buluşuruz.”

Tam yarım saat sonra Yosun dükkânın kapısında arkadaşlarıyla buluştuğunda elinde sadece kırmızı, plastik bir top vardı.

“Ne oldu, hani yiyecek getirecektin?”

Ömer’e sesindeki alaycı ton yüzünden bozulan Yosun’un eliyle saçlarını arkaya savurmasından oğlanlar Yosun’un kızdığını anlamışlardı.

“Kasaba gittim kemik almaya ama sonra haşlayacak vaktim olmadığını düşündüm, o yüzden de sizin dükkândan top aldım, oyun oynayacağım onunla…”

Ormana doğru yürümeye başladıklarında Yosun köpekle ilgili planlarını anlatmaya devam ediyordu.

“Bir dahaki sefere önceden kemik alıp haşlarım evde, öyle götürürüm… ya da internetten nasıl yapıldığını öğrenip, köpek bisküvisi hazırlarım.”

Enis yavaşça yanında yürümekte olan Ömer’in kulağına uzanarak “Bir dahaki seferi nasıl garantiye alıyor bak!” diye fısıldadı.

Arkadaşlarının gülmelerine aldırış etmeyen Yosun en önden yürüyordu, kırmızı topu ise sımsıkı tutmuştu.

Ormana geldiklerinde Yosun bulduğu değişik yapraklı dalları, az da olsa gördüğü çiçekleri toplamaya başladı. Enes de etrafta koşuşturup bir şeyler getiriyor, kendince kıza yardım ediyor, kızın elindeki yığına ekliyordu. Bir süre sonra Yosun’un elinde oldukça büyük, yeşil ve aralarında tek tük beyaz çiçeklerin olduğu bir demet oluşmuştu.

Ahşap kulübeye geldiklerinde kapıda Dart’ı göremediler, kapısı kapalı olan kulübede hiç hareket yoktu.

“Al işte bu kadar yolu boşuna geldik” diye hayıflandı Enis, bir yandan da eliyle alnındaki teri siliyordu. “Acaba biz buraya yürürken, o da kasabaya mı indi kamyonetle?”

Gelip kimseyi bulamamak Yosun’un da canını sıkmıştı.

Öylece durmuş ne yapacaklarını düşünürlerken, Enes Yosun’u dürtüp kulübenin arkasından tamponu görünen kamyoneti gösterdi.

Yosun’un keyfi yeniden yerine gelmişti.

“Demek ki buralardalar, kamyonet durduğuna göre…” dedi kız neşeyle.

Arka tarafa doğru yürümeye başlayan çocuklar konteynerin üzerindeki su deposunu, yaşlı adama ait alet edevatı, odun kesmek için kullandığı baltayı gördüler.

“Acaba neden böyle bir ormanda bir başına yaşıyor ki bu adam?”

Enis ilk defa gündüz gözüyle gördüğü için merakla her yeri inceliyordu. Demir Bey’den heyecanlı, macera dolu bir hikâye çıkartabilme ümidi yeniden canlanmıştı oğlanda. Arkalarından gelen ayak seslerine doğru dönen çocuklar, kendilerine doğru koşan Dart’ı ve ardında elindeki kancada birkaç büyük balık, bir kova ve oltalarıyla duran Demir Bey’i gördüler.

Yosun doğruca yanına koşan Dart’ın boynuna sarıldı. Kızı görmekten Dart’ın da mutlu olduğu belliydi. Kuyruğunu sallarken bir yandan da ağlar gibi sesler çıkartıp, Yosun’un bacaklarını, ellerini yalıyordu.

Demir Bey kulübenin kapısına kadar gelmiş, orada çocukları bekliyordu.

“Bak ben oğluma ne getirdim! Top oynayacağız seninle… seni koca oğlan!” diye arka arkaya konuşurken Yosun, bir yandan da Demir Bey’e el salladı. Adam bir şey söylemeden balıkları havaya kaldırarak yarım yamalak bir selam verdi.

Çocuklar Demir Bey’in yanına geldiklerinde adamın ifadesinden onları görmekten memnun olup olmadığını anlamak mümkün değildi.

Kız elindeki dal, yaprak ve birkaç çiçekten oluşan demeti adama uzattı.

“Ormandan sizin için topladım. Top da Dart için.”

 Kız gülümserken bir yandan da Dart’ın kocaman başını okşuyordu.

“Durmadan bana bir şeyler getirmekten vaz geçmelisin.” dedi Demir Bey Yosun’dan bu tuhaf demeti alırken. Kızın gözünde beliren şaşkınlıkla karışık üzüntüyü görünce de aceleyle devam etti “Ama teşekkür ederim yine de çok güzeller.”

Kızın kısa bir an için ışıltısını kaybeden gözleri yeniden parladı.

“Eğer koyacak bir şey verirseniz ben yerleştiririm onları suya.”

Hep beraber içeri girdiklerinde yaşlı adam elindeki balıkları mutfak lavabosunun içine koydu, ellerini şöyle bir suyun altında çalkaladıktan sonra tahta mutfak dolaplarının kapaklarını açıp, içlerinde dalları koyabilecek bir şey bulmaya çalıştı ve bulduğu büyük boş bir kavanozun kapağını açıp Yosun’a uzattı.

“Vazom yok kusura bakma ama bu da olur herhalde.”

Sanki vazosu olmadığı için mahcup olmuş gibi çıkmıştı sesi, ya da Yosun öyle algılamıştı.

“A! Süper olur bu.” dedi kız coşkuyla.

Kavanozu alan Yosun içine su doldurup, orman demetini yerleştirmeye başladı bu kavanoz vazoya.

Sessizce duran diğer çocukların yanına giden Demir Bey sert ama ürkütmeyen bir sesle, “Kusura bakmayın gençler, hepinizin isimlerini aklımda tutamadım, Ömer’i ve Yosun’u biliyorum elbette ama sen delikanlı, adın neydi?” derken elini sıkmak üzere Enis’e uzattı.

Tam bir yetişkin gibi karşılanmaktan son derece memnun kalmıştı Enis.

“Ben Enis efendim. Bu da kardeşim Enes…”

Oğlanın konuşma şekli hem Ömer’i hem de Yosun’u güldürdü, gerçek bir beyefendi gibi konuşmuştu Enis… sadece başında fötr şapkası eksikti sanki.

Hafifçe gülümseyen Demir Bey, Enes’in de saçlarını şöyle bir karıştırdı.

 “O gece nasıl cesur olduğunu hatırlıyorum senin küçük adam. Başkası olsa, korkudan tir tir titrer, hatta ağlardı bile ama sen müthiştin, azıcık uykuluydun o kadar.”

Enes gururla güldü.

“Enis bile birazcık korktu o gece ama ben hiç korkmadım.” dedi küçük oğlan.

Yosun içine dalları yerleştirdiği kavanozu mutfaktaki masanın ortasına koydu. Dart yanından ayrılmıyor, nereye gitse peşinde dolanıyordu. Bu muhteşem görünümlü çoban köpeğinin sevgisini ve güvenini kazanmış olmak kızı çok gururlandırmıştı.

Yosun Demir Bey’e dönerek “Dart’ı dışarda topla oynatabilir miyim?” diye sordu, kızın kalbindeki derin hayvan sevgisini artık öğrenmiş olan adam için, hayır demek zaten imkansızdı.

“Tabii. Ama o pek top oynamayı bilmiyor, doğrusunu istersen, ben öğretmedim topla oynamayı. Biz genelde yürüyüş yaparız onunla… ha laf aramızda bir de çok iyi balıkçıdır.” Köpeğiyle ilgili konuşurken yaşlı adamın yüzü ve sesi hemen yumuşuyordu. “Ona kayığa binmeyi öğrettim, hemen içine atlar ve burunda oturup hareket etmeyi bekler.” Sanki top oynamayı öğretmemiş olmasına karşılık köpeğine neleri öğrettiğini anlatıp, günah çıkartıyordu adam.

“Ben ona öğretirim şimdi…” dedi kız cıvıl, cıvıl. “Hadi Dart, gel çıkalım dışarı.”

Yosun Dart’ı da yanına alıp dışarı çıktı.

“Balıklarınızı temizlemeye yardım edebilirim isterseniz, hava sıcak bozulmasınlar lavaboda.”

Konuşan Ömer’di. Oğlanın sesi biraz alçak, biraz çekingen çıkmıştı.

“Hayır demem! Hadi bakalım o zaman…”

Yaşlı adamın yumuşayan gözlerindeki bakış gülümserken iyiden iyiye yumuşamıştı.

Enes, Yosun ve Dart’ın yanına top oynamaya giderken, Enis ve Ömer de Demir Bey’e yardım etmek üzere kulübenin ön basamaklarına oturdular. Enis fazla bilmese de elinden geldiği kadar yardım ediyordu, önlerindeki su dolu leğenlerde balıkları temizliyorlar ve pişirmeye hazır hale getiriyorlardı.

Yosun ve Enes karşılıklı birbirlerine top atarlarken Dart iki çocuğun arasında çılgınca koşuyor ve topu yakalamaya çalışıyordu. Enes her seferinde köpek hızla kendine doğru koştuğunda heyecan belki de biraz korkuyla çığlık atıyor, küçük çocuğun çığlığına ise Yosun kahkahalarla gülüyordu. Onların hallerine ara, ara Ömer ve Enis takılıyor, laf atıyorlardı.

Bu gürültülü ama neşeli keşmekeş Demir Bey’in kulübesinde ilk defa şahit olduğu bir şeydi, işin tuhaf tarafı artık çok fazla rahatsız olmadığını hissediyordu adam. Çocukların neşesi, oyunları, konuşup, atışmaları yaşlı adamın kulübesine hareket, neşe ve gençlik getirmişti.

Balıkların temizlenmesi bitmiş, hepsi yıkanmış ve hazırdı. Demir Bey içerden bir tepsi getirerek balıkları tepsiye koydu ve sonra olması gereken zaten buymuş gibi “Ömer siz mangalı yakın, arkada duruyor çekin buraya doğru. Ben de güzel bir salata yapayım” dedi ve içeri girdi.

Sessizce birbirlerine bakan Ömer ve Enis hiçbir şey söylemeden birbirlerine gülümseyip, mangalı getirmek üzere arka tarafa doğru yürüdüler. Artık sadece Dart’ın değil, Demir Bey’in de sevgisini ve güvenini kazanmaya başlıyorlardı.

Yosun’un, Enes’in ve Dart’ın dilleri yorgunluktan dışarıya düşmüş, adeta bitmişlerdi. Çocuklar basamakta oturmuş soluklanırken, köpek önce bir kova su bitirmiş ardından da serin bir köşeye yatmıştı.

Ömer ve Enis mangalı yaktıklarında, Yosun’dan ateşe koymak üzere balıkları istediler. Kız içeri girdiğinde Demir Bey’in büyük bir çanak salata hazırlamış olduğunu gördü, balıkları yağlamış şimdi de ekmek kesiyordu.

“Balıkları götürüp, masayı hazırlayayım mı ben?” diye sordu kız evindeymişçesine rahat. Artık yaşlı adamdan korkmuyor ve çekinmiyordu.

“Tabaklar filan hepsi orta dolapta, çatal bıçaklar da ilk çekmecede. Kusura bakmayın, misafir ağırlamaya alışık değilim burada, o yüzden fazla tabak, çanağım yok”

“Sorun değil ki!” dedi Yosun gülerek. Balıkları arkadaşlarına pişirmeleri için götürürken “Galiba Demir Bey de bizimle vakit geçirmekten hoşlanıyor.” diye sevinçle aklından geçiriyordu.

Biraz sonra hepsi masaya oturmuşlar ve yemek yemeye başlamışlardı bile. Koca bir çınar ağacının altındaki tahta bahçe masasının üzerinde çıtır, çıtır balıklar, salata ve buz gibi suydu öğlen yemekleri.

“Ekmeği ben kendim yapıyorum, pek taze değil ama idare ediverin…” dedi Demir Bey. Oysa çocuklar mis gibi, hâlâ deniz kokan balıkları öylesine iştahla yiyorlardı ki ekmek umurlarında bile değildi.

“Buradaki balıkların tadı şehirde aldığımız balıklardan o kadar farklı ki!” dedi Yosun, bir yandan da parmağını yalıyordu.

“Mutlaka öyledir ama ben de her zaman balık yemekten sıkılıyorum biliyor musun?” diye cevapladı yaşlı adam, “İnsan tencerede pişen, şöyle dumanı üzerinde yemeklerini özlüyor bazen… hele kışın!”

Enis, “Neden yemiyorsunuz? Pişirmeyi mi bilmiyorsunuz?” diye sorarken tabağına bir balık daha aldı.

“Biliyorum bilmesine de sadece kendim için bir tencere yemek yapmak saçma geliyor galiba.”

“Eşiniz de mi İngiltere’de oğlunuzla yaşıyor?”

Yosun aslında cevabını tahmin ettiği soruyu sormuş ve hemen pişman olmuştu.

Demir Bey suyundan bir yudum aldı, sanki konuşmaya başlamadan önce kısa bir süre düşünmek istemişti.

“Yok hayır, karım öldü.”

Sesine sahte bir neşe katarak devam etti yaşlı adam.

“Çok güzel yemek yapardı… fırında pişirdiği patatesli but çok meşhurdu mesela, parmaklarını yerdi herkes!”

Çocuklar sessiz ve dikkatle dinliyorlardı.

“Üniversite için Londra’ya gitmiştim, inşaat mühendisliği… üniversitenin daha ilk günü tanıştık. Kırmızı saçlarıyla dikkat çekmeyecek gibi değildi!” dediğinde gülümsedi adam ama yine de gözlerinde engelleyemediği hüzünlü bir gölge vardı.

“İçerdeki fotoğraflarda gördüm.” dedi Yosun, “Çok güzelmiş gerçekten.”

 Omuzuna değen kızıl, dalgalı saçları, beyaz teni ve narin yapısıyla kadın, kızın gözünün önüne gelmişti yeniden.

“Öyleydi… ama ben de fena değildim yani!”

Demir Bey hafif bir kahkaha attıktan sonra duraksadı. Çocukları anlattıklarıyla sıkmak istemiyor gibiydi.

“Adı neydi?” Yosun çenesini ellerine dayamış, masal dinler gibi Demir Bey’i dinliyordu.

“Anna… okul biter bitmez de evlendik”

Demir Bey sanki o günleri yeniden yaşar gibi konuşmaya devam etti.

Nasıl karlı bir gecede birlikte yemek pişirirlerken evlenme teklifi ettiğini, evlendikten sonra oturdukları tek odalı apartman katını, birlikte balık tutmayı ne çok sevdiklerini, soğuk ve yağmurlu Londra hafta sonlarında, trenle köylere gidip oralarda yaptıkları doğa yürüyüşlerini, iki genç mühendis olarak onarıp, sattıkları evden kazandıkları ilk parayı…

“Eski evleri onarıp, satarak yavaş, yavaş para kazanmaya başlamıştık. Para kazanınca da ilk iş, kendimize küçük bahçeli bir ev aldık. Londra’nın bir saat dışında, sessiz sakin bir yerde. İşte böyle çocuklar, çok mu konuştum? Sıkıldınız mı?”

“Ne olur daha anlatın!” adeta yalvarmıştı Yosun.

Demir Bey konuşurken tüm anlattıkları gözünde canlanmış, kendini yaşlı adamın hayat hikayesine iyice kaptırmıştı.

“Başka zaman. Hadi bakalım, yardım edin de şu masayı toplayalım, ben de kasabaya birkaç şey almaya gideceğim, sizi de götüreyim…”

Adam eline bir iki tabak alıp masadan kalkmıştı bile.

Çocuklar hep beraber masayı toplarlarken, Dart merdivenlerde oturmuş etrafı seyrediyordu.

“Bulaşıkları dönünce yıkarım ben, siz öylece mutfak setinin üzerine bırakın.”

Masa toplanmış, tezgâha konulmuştu. Demir Bey kamyonetin anahtarını alıp, elini “Hadi gelin.” dercesine salladı.

Dart kendisine komut verilmesini beklemeden kamyonetin arkasına atlamıştı bile. Çocuklar daha önce fırtına gecesi olduğu gibi, biraz sıkışarak da olsa sığıştılar ön tarafa.

Kamyonet adamın kendi imkanlarıyla açtığı yoldan ana yola doğru ilerlerken, Ömer o gece karanlıkta görmediği, iskeletinin yarısı tamamlanmış küçük bir kulübe daha gördü.

“Başka bir kulübe daha mı yapıyorsunuz?”

“Ah aslına bakarsan kışın da sebze yetiştirebilmek için küçük bir sera yapıyordum ama yarım kaldı.”

Gülerek ekledi adam “Galiba yaşlandım, çabuk yoruluyorum.”

Ömer, “Eğer tamamlamak isterseniz biz size yardım edebiliriz, değil mi Enis?” diye sorduğunda dönüp Enis’e bakmıştı.

Oğlan kendinden beklenmeyecek kadar istekli bir sesle, “Tabii ne zaman isterseniz geliriz, tamamlarız hep birlikte serayı.” dedi.

Yosun ve Ömer, Enis’in bu beklenmedik yardım hevesini, yaşlı adama duyduğu saygıya bağladılar.

Adam kısa bir süre sessiz kaldı, ne cevap vermesi gerektiğinden emin değil gibiydi. Daha sonra, “Böyle bir teklife hayır denmez elbette…” dedi adam. Sanki kendi kendine teslim olmuş gibi konuşmuştu. “Gözümün önünde yarım yamalak durması açıkçası rahatsız ediyor beni. Siz de yardım ederseniz omzumdaki bu yükten kurtulurum.”

“Ben sabahtan öğlene kadar dükkânda bizimkilere yardım ediyorum, Yosun’la Enis de öyle… biter bitmez işimiz geliriz, değil mi?” Onay almak için arkadaşlarına baktı Ömer. Onlar da onaylayınca “O zaman sizin için de uygunsa yarın öğlen bir buçuk iki arası buradayız…” dedi.

Ana yola çıkmış olan kamyonet artık yağ gibi ilerliyordu. Kucağındaki Enes’i gevşekçe belinden kavramış olan Yosun başını kamyonetin yan camına dayamış, akşamüzerinin kızıl ışığının tatlı bir kırmızıya boyadığı yolu seyrediyordu. Demir Bey’in, anlattığı tüm anılar içinde oğlundan hiç bahsetmemiş olduğunu düşündü kız. Anlatmaya sıra mı gelmemişti yoksa bilinçli olarak mı değinmemişti, onu bilmiyordu Yosun ama içinden bir ses bunu da yakında öğreneceklerini söylüyordu.

Scroll to Top