Uzaktaki Denizin Mavisi

18. Bölüm “Burayı nasıl bu kadar sevdim ki!”

Aradan geçen birkaç gün boyunca çocuklar mümkün olduğunca birlikte olmaya çalışmışlardı. Evlerine yatmaya gitmek dışında neredeyse her dakikalarını beraber geçirirken yaz tatilinin bu son günlerinde birbirlerine doymaya çalışıyorlardı. O gün yine Demir Bey’e gidecekler yarım kalan serayı bitirmek için biraz daha çalışacaklardı. Demir Bey’in de dediği gibi iki sıkı çalışma gününde bitirebilirlerdi.

Yosun sabah gözlerini açıp tavanı gördüğünde aklına gelen ilk şey on beş yirmi gün sonra uyandığında kendi odasının pırıl, pırıl boyanmış tavanını göreceği oldu. Birkaç sene önce biraz daha küçükken, inatla tutturup annesini razı etmiş ve geceleri parlayan o yıldızlardan da yapıştırmıştı.

Sonrasında pişman olmuş ve odasına gelen arkadaşlarına “Küçükken çok seviyordum ondan yapıştırmıştık…” diye hep açıklama gereği duymuştu gerçi ama kendi kendine kaldığında hâlâ geceleri severdi o yıldızları.

Oldukça büyük bir odası vardı şehirdeki apartman katında, kendine ait bir de küçük balkonu. Tam istediği tonda pembe boya hazırlatmıştı babası onun için. Duvarlarındaki raflarda onlarca sevdiği süs eşyası, mumlar, resimler, yerde arkadaşları da geldiğinde hep birlikte oturmaları için pembe ve beyaz pelüş minderler vardı.

Kendisi de çok derli toplu olduğu için, odası hep dekorasyon dergilerindeki gibi dururdu. Bu yüzden ilk geldiklerinde bu beyaz, boyaları hafif kabarmış, tavanında ahşap atmalar olan, küçük, biraz da küf kokan odadan nefret etmişti. Pencereden görebildiği tek şey başak tarlaları ve uzaktaki denizin mavisiydi. Ölesiye can sıkıcı gelmişti her şey… sitelerindeki odasının balkonundan seyrettiği bakımlı bahçeyi, arkadaşlarını, onlarla yaptıklarını nasıl da özlemişti buradaki ilk günlerinde.  

Yavaşça yatakta yan dönüp başını koluna yaslayan Yosun, nasıl olup da bu küçük sessiz kasabayı ve eski evi bu kadar sevip alıştığını hayretle düşündü. Ömer ve ailesi, Enis, Enes, tabii ki Demir Bey ve Dart… tuhaf bir şekilde buradan ayrılmayı hiç istemiyordu.

Gözleri dolmaya başlayan Yosun kirpiklerini kırpıştırarak gözyaşlarının akmasını önlemeye çalıştı. “Of saçmalama Yosun” dedi kendi kendine “Kışın ne zaman istersem konuşurum hepsiyle, hem belki gerçekten annemle babamı ikna ederim seneye yaz için. Demir Bey de söyledi, Dart’la bizi bekleyecekler.”

Yaşlı adama ve söylediklerine aklı kayan Yosun bir anda, aslında kendisini teselli ederken adamın ne demek istediğini anladı. Yaşlı adam kaybettiği eşinin ve artık görüşmediği oğlunun yokluğuna nasıl alışmaya mecbur kaldığını ima etmişti. O çok sevdiği karısı ölmüş, adı bile sesini titreten oğlundan uzak kalmıştı.

Yavaşça telefonuna uzanan Yosun bir an düşündükten sonra Ömer’i aradı.

“Ne haber Ömer?” 

Ne oldu hayırdır? Sesin garip geliyor.”

“Yok bir şey yok. Hâlâ yataktayım, bir tembellik var üstümde. Aslında zaten bu yüzden aradım, ben bugün sizin oraya gelmeyeceğim, Demir Bey’in orada buluşalım öğlenden sonra olur mu? Ben kendim giderim.”

Sen bilirsin sorun değil. Eminsin değil mi her şeyin yolunda olduğuna?”

“Yok vallahi iyiyim, sadece biraz daha evde dinlenmek istiyorum.”

Tamam o zaman, öyle diyorsan öyledir.”

“Demir Bey’in evinde görüşürüz.”

Tamam görüşürüz.”

Yosun biraz daha yatakta oyalandıktan sonra kalkıp giyindi. Şortu, tişörtü, beline bağladığı ekose gömleği ve spor ayakkabılarıyla hazırdı. Saçlarını toplayıp, bir lastikle tutturdu.

Aşağı indiğinde babasını her sabah olduğu gibi gazete okurken buldu, annesi bahçede sebzeleriyle uğraşıyordu. Kahvaltı masası çoktan verandada hazırlanmıştı, belli ki çayın demlenmesini bekliyorlardı anne ve babası.

Aklı hâlâ Demir Bey ve oğlunda olan Yosun babasının yanına oturup hiçbir şey söylemeden başını babasının omuzuna dayayıp, sarıldı. Adam hayretle “Yosun ne oldu? Kötü bir rüya mı gördün? İyi misin?” diye sordu.

Hafifçe omzunu silken Yosun “Yok bir şey baba, sadece sana sarılmak istedim…” diyerek babasının kokusunu içine çekti.

“Seni çok seviyorum.”

Babası da gülerek sevgiyle sarıldı kızına ve alnına sıkı bir öpücük kondurdu.

“Ben de seni çok seviyorum…”

Annesinin bahçeden topladığı domateslerle gelmesinin ardından keyifli bir kahvaltı yaptılar.

“Ben bugün dükkâna çalışmaya gitmeyeceğim, Demir Amca’ya erken gidip bizimkileri orada bekleyeceğim.”

Füsun şaşırmıştı.

“Arkadaşlarınla bir dargınlık yok değil mi?”

“Hayır tabii ki yok! Sadece Demir Amca’yla biraz daha fazla vakit geçirmek istiyorum. Onun için çok üzülüyorum anne…”

“Neden Yosun? Demir Bey gayet sağlıklı, köpeği ve kendine kurduğu yaşamla oldukça mutlu görünen birisi. Sen bir şeyleri abartıyor olmayasın?”

 Yosun Demir Bey ve hayatı ile ilgili öğrendiklerini anlatırken anne ve babası dikkatle onu dinliyorlardı. 

“Bizim de okullarımızın açılmasıyla yeniden yapayalnız hayatına dönecek, bu yüzden üzülüyorum işte.”

Derin bir iç çekişle konuşmasını bitiren kız hüzünle başını eğdi.

Babası düşünceyle kaşlarını kaldırıp bir yorum yapmazken annesi sadece “Neden üzüldüğünü anlıyorum ama yine de Yosuncum kimsenin hayatına müdahale etme hakkına sahip değiliz. Kendi başına sakın bir şeyler yapma lütfen.” dedi.

Emir “Annen haklı Yosun. Demir Bey kendini çok iyi idare edebilen, son derece saygıdeğer birisi, herhangi birinin müdahalesini hiç de hoş karşılamayacaktır.” diyerek Füsun’u onayladı.

Yosun cevap vermeden sadece gülümseyerek dinledi.

“Neyse, hadi ben çıkıyorum” diyerek ayaklanırken Füsun da yerinden kalkıp kızı durdurdu.

“Dur, iki dakika bekle.”

Mutfaktan elinde bir kutu patates salatası ve kızarmış köfteyle dönen Füsun yemekleri Yosun’un eline tutuşturdu.

“Dün geceden çok arttı, yersiniz hep beraber orada. Hem baksana, Demir Bey de ev yemeği özlüyormuş …”

Annesinin gözlerinde gördüğü şefkatle içi ısınan Yosun annesini sarıldı.

“Bir de bana diyorsun… sen de üzüldün değil mi?” diye kıkırdadı.

“Hadi, hadi…” diyerek gözlerini kaçıran kadın Yosun’u omzundan git artık dercesine yavaşça itti.

Füsun’un verdiği yemek kutularını alarak ormana doğru yola çıkan Yosun, Demir Bey ve sadece resimlerini gördüğü oğlunu aklından çıkaramıyordu. Nasıl bir olay baba oğulun ilişkisini bitirmiş olabilirdi ki?

Tamam belki eşini kaybetmek büyük bir yıkım olmuştu fakat Ömer’in dedesi Fahrettin Dede de eşini kaybetmiş olmasına rağmen oğlu, gelini ve torunu onu hayata bağlamışlardı. Öte yandan tanıdığı kadar Demir Bey hiç de öyle oğlunu silip atacak karakterde bir adama da benzemiyordu. Üstelik ondan bahsederken duyguları öylesine belli oluyordu ki! Kör olmak lazımdı sevgisini görmemek için!

Aklı tüm bu düşüncelerle dolu olan Yosun yavaş, yavaş sonbaharın renklerine bürünme hazırlığındaki ormanın içinde yürümeye devam etti. Uzaktan ahşap kulübe göründüğünde verandadaki koltukta oturan Demir Bey’i fark etti. Dart da yaşlı adamın ayakları dibinde uzanmış uyuyordu.

Demir Bey’i hiçbir şey yapmadan, öylece otururken görmeye alışık olmayan Yosun, adamın dalmış, uzakları seyreden halini oldukça garipsedi.

Kızın kuru dallar ve yapraklar üzerinde çıkarttığı ayak seslerini duyan Dart önce yattığı yerden kuyruğunu sallamaya başlasa da sonra kendini tutamayıp Yosun’a doğru koşmaya başladı. Yaşlı adam köpeğin nereye gittiğini görmek için başını çevirdiğinde, elleri her zamanki gibi bir şeylerle dolu olan narin kızın yaklaşmakta olduğunu gördü. Hafifçe oturduğu yerden eliyle Yosun’u selamlayan adam, ayağa kalkmadı.

Kız cıvıl, cıvıl sesiyle “Günaydın Demir Amca, birkaç gündür sizi ve Dart’ı görmeyince özledim. O yüzden bugün erkenden gelip hem sizinle sohbet etmek hem de yardım edilecek bir şeyler varsa onları yapmak için geldim” dedi. Ancak yaşlı adamın halsiz ve mutsuz neredeyse hasta görüntüsünü fark edince susup kaldı.  

“İyi ettin, gel bakalım.” diyerek sessizce cevapladı yaşlı adam.

“Annem size patates salatasıyla, kızarmış köfte yolladı. Ama uyarmam lazım, kızarmış köfteler lastik gibi sert, Dart top bile oynayabilir onlarla. Patates salatasını çok iyi yapar ama!”

Yosun şakalaşıp Demir Bey’i neşelendirmeye çalışıyordu.

“Teşekkürler…” dedi adam ama sanki dediği hiçbir şeyi duymamıştı.

Yosun elindeki yemekleri mutfağa götürdükten sonra Demir Bey’in yanına dönüp tahta basamağa oturdu.

Birkaç defa niyetlendiyse de yaşlı adamın sessizliği ve düşünceli yüzünün ağırlığı konuşmasına izin vermedi. Nerdeyse nefes almaya ürkerek oturduğu yerde Dart’ın güzel tüylerini okşuyordu sadece.

Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu Yosun ama yaşlı adamın sert ve gür sesiyle bir anda yerinden sıçradı kız.

“Bugün oğlumun doğum günü…”

Demir Bey gözlerini daldığı ufuktan ayırmadan kız orada değilmişçesine konuşuyordu.

“Bana dokunan doğum gününde onun yanında olmamam değil… unuttum doğum günü olduğunu! Saatimde tarihi görünce bugünün özel bir gün olduğunu hatırladım ama bir süre hangi özel gün olduğunu çıkaramadım.”

Yaşlı adam Yosun’a doğru çevirdi başını ve gözlerinin içine baktı. Yüzündeki acıyı görmek kızı çok etkiledi ama Demir Bey’in söyleyeceklerinin bitmediğinin farkındaydı ve susarak onu dinlemeye devam etti.

“Yaşlanıyorum ve bazı şeyleri hatırlamakta mı zorlanıyorum yoksa Can’ın hayatımdaki eksikliğini o kadar kanıksadım ki doğum gününü bile artık unutacak hale mi geldim bilmiyorum.”

Acı, kısa bir kahkaha attı yaşlı adam.

“Her ikisi de birbirinden kötü değil mi?”

Yeniden gözlerini uzaklara çevirdi adam.

“Eskiden, yani Can küçükken doğum günleri her sene ayrı olay olurdu biliyor musun? O farkına varmadan çok özel sürprizler hazırlardık ona. Öyle parayla, pulla ilgili, pahalı hediyeler filan değil. Onu neyin mutlu edeceğini bilirdik. Bir keresinde çadırlarımızı alıp, dağ başında kamp yapmıştık, hatta közlenmiş patatesin üzerindeki mumu üflemişti pasta niyetine.                                                                  Sonra bir seferinde de hayvan barınağına gidip mama götürmüştük hep birlikte ve günün sonunda oradan bir köpekle eve dönmüştük. Zavallı köpeğin bir gözü görmüyordu ve yaşlıydı. Ona neden yavru ve daha sağlıklı bir köpeği seçmediğini sordum çünkü sonuçta onun bizimle pek fazla vakit geçiremeyeceği belliydi ve ben Can’ın üzülmesini istemiyordum.

Bana özellikle o köpeği seçtiğini çünkü çoğu insanın benim gibi düşünüp onu almayacağını söyledi. Oysa Can o köpeği sahiplenip, onu sevip, mutlu etmek istiyordu. Haklıydı da Karamel bizimle beş sene yaşadı. O bizi, biz onu mutlu ettik. Karamel’in onlarca resmini çizmişti Can. Bir keresinde onu çizdikten sonra turuncu boya kalemiyle boyamış ben de sormuştum neden öyle yaptığını… bana seneler sonra o resme baktığında gülebilmek ve hasta köpeği hep mutlu hatırlamak için öyle yaptığını söylemişti.”

Kısacık bir kahkaha atan adam belli ki turuncuya boyanmış köpek resmini yeniden gözünde canlandırmıştı.

“Gittiğimiz her yerin, gördüğümüz her şeyin resmini çizerdi. Sanki hayatı resmederek arşivlerdi. Can’ın elinde birkaç kalem ve boş bir kâğıt varsa, ondan mutlusu olmazdı”

Gözlerini diktiği, ufuk çizgisine doğru anlatmaya devam etti Demir Bey.

“Aslına bakarsan biz Can’la anlaşamayan bir baba oğul olmadık hiçbir zaman. En sevdiğimiz şey birlikte vakit geçirmekti. Çok eğlenirdik beraber.  Can üniversiteye hazırlanmaya başladığında karımın hastalığı çıktı. Ben de Can da yıkılmıştık. Hem biz hem doktorlar elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorduk onu iyileştirmek için ama çabalar sonuç vermiyordu. Anna’nın eski gücü kalmadığı için hayatımızın normal düzenini devam ettirebilmek adına tüm işleri ben üstlenmeye çalışıyordum.”

Yosun pür dikkat Demir Bey’i dinliyor, göğsüne oturan yumru nefes almasını zorlaştırıyordu.

“Can’ın üniversite öncesi son senesiydi ve hayati bir konu olduğu için onun en az şekilde etkilenmesi için uğraş veriyordum. Benim hep ümidim vardı karımın sağlığı için belki de bir mucize bekliyordum ama Can annesinin bizden ayrılacağını benden çok daha önce kabullenmiş gibi gözüküyordu. Bense onun kabullenmesine kızıyordum…”

 Durup derin bir nefes alan adam Yosun orada değilmişçesine devam etti.

“Geceler boyunca annesinin yatağının yanına oturup onun bazen uyurken, bazen o halsiz gülümsemesiyle bakarken ya da çektiği acıdan yüzü kasılmışken resimlerini yapardı. O defteri kaç defa yırtıp, parçalayıp atmak istedim… Anna benim gibi değildi, ben kızdıkça o Sakın kızma o da üzüntüsünü böyle yaşıyor… benimle paylaşacağı son zamanları en iyi bildiği şeyle geçiriyor, derdi.

Tam o zamanlara denk gelir işte, bir gün yanıma geldi ve meslek olarak ne seçeceğine karar verdiğini söyledi. Ressam olmak istiyordu…”

Yosun ilk defa konuştu dakikalar sonra.

“A! Ressam mı oğlunuz? Ne kadar güzel!”

Yaşlı adamın gözlerine yine o karanlık inmişti. Yosun’un dediklerini duymazdan gelen adam devam etti.

“Günlerce bunun kavgası sürdü evde. Ben, annesi ve benim gibi mühendis olmasını istiyordum, çok yetenekli olduğunu da biliyordum üstelik. Can ise kararını verdiğini söyleyip diretiyordu.  Resme ve sanata çok yatkın olduğunun küçüklüğünden beri farkındaydık ama hobi olarak devam edebileceğini söylüyordum ben, önce gerçek bir mesleğe sahip olmalıydı!”

Adam Yosun’dan onay beklercesine ona doğru dönse de kızdan gelecek cevabı beklemeden konuşmaya devam etti.

“Anna bana gereksiz yere kızdığımı söylüyor, hiç kimsenin sevmediği bir işte başarılı olamayacağını anlatıyordu. Bense Can’ın geleceğini düşünüyor, üniversiteyi bitirip mühendis olduğunda bizim kendi inşaat şirketimizde çalışıp, sonra da başına geçmesi gerektiğini söylüyordum, böylece birçok insanın yaşadığı iş bulma sıkıntısını yaşamadan hayata atılabilecekti. Evdeki kavgalar karımın sağlığını da daha kötü etkiler hale gelmişti üstelik…”

Sesi alçalarak susan adam, bir an düşünüp, derin bir nefes aldı.

“Resim yapmak gerçek bir iş değildir! Önce gerçek bir işin olur, hayatını kazanırsın, sonra da istersen hobi olarak resim yaparsın…”

Sesi öylesine kendinden emin çıkıyordu ve haklı olduğuna o kadar emindi ki!

Yosun bu çok sevip, saydığı adamı kıracağını bilse de kendini tutamayıp konuştu.

“Nasıl böyle bir şey söyleyebilirsiniz Demir Amca? Nasıl sanata gerçek bir iş değilmiş gibi bakabilirsiniz? Keşke benim de yeteneğim olsaydı herhangi bir sanat dalına, inanın annem de babam da beni desteklemek için ellerinden geleni yaparlardı. Belli ki oğlunuzu çok kırmışsınız üstelik tam da annesinin acısını yaşarken…”

Kıstığı gözleriyle kızı dinlemeye daha fazla tahammül edemeyen yaşlı adam Yosun’un cümlesini tamamlamasına fırsat vermeden, onu korkudan titretecek kadar yüksek ve sert bir sesle adeta kükredi.

“Sen nereden bileceksin bir hayat kurmayı, sizin yaşlarınızda her şey ne kadar kolay değil mi? Hayat romantik hayallerden ibaret değil küçük hanım! Sen nereden bileceksin kırılmanın ne olduğunu! Anlatayım mı sana kırılmak ne demek? Ailenin parçalanıp yok olması ne demek!”

Kız geldiğinden beri ilk defa ayağa kalkmıştı Demir Bey.

“Şimdi izin verirsen eğer yalnız kalmak istiyorum, arkadaşlarına da haber verirsen sevinirim, kimseyi istemiyorum etrafımda.”

Sesini, kızgınlığını kontrol edemeyen adam, konuşmaya son vermek üzere kıza arkasını döndü.

Yosun adeta kovulduğu için hem çok utanmış hem de kızmıştı. Bu kadar büyük bir tepkiyi hak edecek bir şey yaptığını düşünmüyordu.

“Sizin bu denli eski kafalı, çağ dışı olacağınızı hiç düşünmemiştim, sizi gözümde ne çok büyütmüşüm!” dudakları ve sesi titremeye başlayan kız hiç istemese de gözyaşlarına hâkim olamadı, yanaklarından süzülen damlalar ağzının kenarlarından iniyordu.

Elinin tersiyle yüzünü silen Yosun mümkün olduğunca sesini kontrol etmeye çalışıyordu.

“Oğlunuzun sizinle görüşmemesine hiç şaşırmadım çünkü siz aksi ve inatçı bir adamsınız. Siz yalnızlığınızı seçmemişsiniz, hak etmişsiniz! Ayrıca merak etmenize gerek yok, arkadaşlarıma da haber vereceğim, hiçbirimiz sizi rahatsız etmeyeceğiz bundan sonra.”

 Koşar adımlarla uzaklaşmakta olan kızın ardından olanca gücüyle bağırdı yaşlı adam.

 “Desene o huzurlu, sakin günlerime dönebileceğim sonunda!”

Olan biteni şaşkınlıkla izleyen Dart ağacın altında duran kırmızı topu alıp getirdi. Niyeti o çok sevdiği sahibini bu eğlenceli oyuna dahil etmekti ama ne kadar yanıldığı hakkında en ufak bir bilgisi yoktu!

Scroll to Top