Uzaktaki Denizin Mavisi

19. Bölüm “Köşedeki zırh”

Yosun ormanda nefes nefese koşarken yanakları kızarmıştı, yüzü alev, alev yanıyordu. Öfke, üzüntü, hayal kırıklığı, pişmanlık… hissettiklerinden sadece bir kaçıydı.

Oysa sabah ormandaki kulübeye gelirken aklından geçirdikleri kesinlikle bunlar değildi! Kaygan çamurlardan, eğri büğrü kayaların üzerlerinden koşarken, birkaç kez düşmüş hatta dizini kanatmış, elini incitmişti ama umuru değildi. Olabildiğince hızlı koşarsa sakinleşebileceğini düşünüyordu.

Ormanın çıkışına geldiğini uzaktan evlerini görene kadar fark etmedi Yosun. Beyaz ev göründüğünde yavaşlayıp sakinleşebildi ancak.

Derin, derin nefesler alıp, deli gibi atan kalbinin ritmini normale getirmeye çalıştı. Kafasında düşüncelerin biri gidip biri geliyor, ne yapacağına bir türlü karar veremiyordu.

“Şimdi önce sakin ol, bir rahatla…” dedi kendi kendine Yosun, yerde boylu boyunca uzanan kof bir ağaç gövdesinin üzerine oturdu. Beline bağladığı gömleğini alıp yüzünü sildi, eve mi gitmesi daha doğru olurdu yoksa Ömer ve Enis’le mi buluşmak, karar veremiyordu.

Eve giderse halini gören anne ve babası bir sürü soru soracak ve sonunda onu suçlayacaklardı çünkü zaten onu karışmaması konusunda uyarmışlardı.

Dükkâna giderse Ömer ve Enis de milyon tane soru soracaklardı adı gibi bundan da emindi ve tabii ki onlar da kızı suçlayacaklardı. Kendilerini atlatıp, tek başına gitmesine, onlara yalan konuşmasına kızacaklardı her şeyden önce. Ömer de Demir Bey’i sevip, saygı duyuyordu ama adamın özel hayatına burun sokmamaları gerektiğini de fırsatta dile getiriyordu. Enis’e gelince belki çok fazla fikir beyan etmeyecek, eleştirmeyecekti ama bu konuda kıza arka da çıkmayacaktı, buna da emindi.

 Nefesi normale dönmeye başlayan Yosun daha sakin düşünmeye başlamıştı.

Telefonunu eline alıp Ömer’e mesaj yazdı.

Demir Bey’e gitmiyoruz bugün. Öğlenden sonra dükkâna geleceğim, anlatırım.”

Telefonda uzun uzadıya anlatmaktansa daha sonra beraber otururken anlatmak daha kolay gözükmüştü gözüne.

Kararını vermişti, ilk olarak eve gidip olanları anne ve babasına anlatacaktı.

Eve geldiğinde Füsun ve Emir’i bahçede tavla oynarken buldu.

Her zamanki gibi annesi, babasını zar tutmakla suçluyor, Emir de Füsun’u acemi tavlacı yerine koyup dalga geçiyordu.

Yosun anne ve babasının bu atışmalarıyla çok eğlenirdi aslında ama o an hiç öyle bir havada değildi.

Füsun gözlerini tavladan ayırmadan, yanlarından geçip, kendini verandadaki bambu kanepeye atan kızına “Daha geç gelirsin diye düşünmüştüm, erkencisin hayrola?” dedi.

“Demir Bey beni kovdu. Ben de ona çok kötü şeyler söyledim” sesi fısıltı gibi çıkmıştı.

Füsun ve Emir aynı anda ve aynı dehşete düşmüş ifadeyle ona döndüler. İlk kendini toparlayan babası oldu.

“Ne dedin sen?” diye sordu adam hayretle. “Doğru düzgün bir anlat bakayım çünkü söylediğin iki cümle de birbirinden saçma geliyor kulağa!”

Füsun alelacele tavlayı kapatıp kenara koymuştu o arada. Yosun ağlamamak için gözlerini kırpıştırıp, başını havaya kaldırarak gözyaşlarının akmasını engellemeye çalışıyordu.

Kadın Yosun’un konuşmasını daha fazla bekleyemeyerek “Yosun anlat yavrum ne oldu aaa!” diye adeta haykırdı. “Nasıl bir şey yapmış veya söylemiş olabilirsin ki Demir Bey gibi bir adam seni evden kovsun! Ah Yosun, soktun sen burnunu bir şeye yine, soktun, soktun…” kadın konuşurken adeta dövünüyordu.

Emir, “İzin ver bir anlatsın Füsun, sus bir dakika…” deyip, kızına döndü. “Söyle Yosun ne oldu?”

Yosun çabalasa da engelleyemediği gözyaşlarını elleriyle silerek konuşmaya başladı. Anlattıklarını anne ve babası bazen şaşırarak bazen de kaşlarını çatarak dinliyorlardı.

“Ben Demir Amca’yı… Demir Bey’i çok sevmiştim, ona hayrandım hatta. Ben sadece kendi fikrimi söyledim ona ve bana bu şekilde kızmasına çok kırıldım. Hem gerçekten aklım almıyor! Onun gibi bir insan nasıl bu kadar tutucu düşünebilir? Düşünebiliyor musun baba? Oğluyla sadece kendi istediği mesleği seçmediği için görüşmeyi kesmiş! İnanamıyorum ya!”

Sonunda uzun konuşmasını bitiren Yosun adeta yorgun düşmüştü. Emir bitkin haldeki Yosun’a döndü.

“Bak Yosun bu konuda konuşulması gereken o kadar çok şey var ki açıkçası nereden başlamak lazım bilmiyorum” dedi ve devam etti. “Birincisi, seni uyardığımız halde bir başka insanın hayatına burnunu soktun ve sonucunu gördün, ikincisi, belki de deden yaşında olabilecek birisiyle kavga ettin ki bu kısmını hiç aklım almıyor! Her ailenin yapısı, kültürü, alışkanlıkları birbirinden farklıdır, bunu seninle defalarca başka olaylar için de konuştuk. Yaşananlarla ilgili kısacık bilgilere sahip olarak sen nasıl yargılarsın insanları!”

Emir’in sesi sakin çıksa da Yosun babasının kızgın olduğunun farkındaydı. Emir’in konuşmasının ardından Füsun lafı aldı.

“Bak Yosun, Demir Bey dışarıdan çok güçlü, sağlam gibi gözükse de bugüne kadar anlattıklarından anladığım kadarıyla öte yandan da çok yaraları olan bir adam… belki söylediğin bazı şeyler ona çok dokundu… bence sen farkına bile varmadan Demir Bey’in kalbini daha önce kırıldığı yerden yeniden kırdın.  Bence yarın gidip özür dilemelisin. Yanlış anlama sakın, fikrini söylediğin için değil, düşündüklerini söyleme şeklin hatalı olduğu için özür dilemelisin.”

“Bence de” diye araya girdi Emir yeniden “Şurada eve dönmemize kısa bir süre kaldı zaten, arkanda kimseyi kırgın bırakma.”

Yosun annesinin göğsüne dayadığı başını kaldırıp gözlerine baktı.

“Çok mu kırılmıştır anne?” diyen kızın gözlerinden yeniden sicim gibi yaş akıyordu. Füsun yavaşça Yosun’un ıslak yüzünü okşadı ve gülümsedi.

“Bugüne kadar onun hakkında senden o kadar çok şey duydum ki! Eğer azıcık tanıdıysam seni affedecektir. Merak etme… yarın git, özrünü dile. Tamam mı?”

Emir ayağa kalkıp “Bu konuyu hallettiğimizi düşünüyorum. Yosun sen çıksana biraz dışarı. Arkadaşlarınla filan buluş, git havalan hadi kendine gelirsin…” dedi gülerek sonra da Füsun’a döndü.

“Sen de iyi kurtardın paçayı tavladan, istersen devam edelim ne dersin?”

Füsun “E pes Emir! Gerçekten sana diyecek sözüm yok!” diyerek mutfağa doğru giderken Emir hâlâ gülüyordu.  

Kasabaya kadar bisiklet sürmek ilk başta çok yorucu gözükse de evde kalmak da fazla cazip gelmedi Yosun’a “Hem biraz kafam da dağılır aslında” diye düşünerek elini, yüzünü yıkayıp, bisikletine atladı. En fazla 20 dakika sonra kasabaya varmış olurdu.

Dükkâna vardığında Ömer ve Enis’i girişteki basamaklarda gazoz içerken buldu.

“Enes nerede?” diye sorduğunda istemese de sesi tatsız çıkmıştı.

“Bugün gelmedi annemlerle denize gitti” diye cevapladı Enis.

İki oğlan da Yosun’un yüzüne “Hadi artık anlat ne olduğunu” dercesine bakıyorlardı.

Yosun uzun uzadıya anlattı olanları. Anne ve babasının tepkilerini, şu anda kırgın olsa da Demir Bey’e söylediklerinden pişmanlığını, yarın gidip özür dileyeceğini… hiçbir şeyi atlamadan, olduğu gibi…

“Ne olur siz de bir şey söylemeyin, zaten kendimi yeterince kötü hissediyorum, olur mu?”

Ömer de Enis de sessizce başlarıyla onayladılar, Yosun bu olayın onlar için de büyük hayal kırıklığı olduğunu tahmin edebiliyordu.

 Ömer ayağa kalkıp, “Avluya geçip dedeme yardım edelim mi? Kuru çiçekleri ve ağaçları temizliyor.” dedi. Hep beraber arkaya geçip, olabildiğince keyifle çalıştılar. Oğlanlar ne Demir Bey’den konuştular ne de daha fazlasını öğrenmek için Yosun’a soru sordular.

Hava kararmaya yüz tuttuğunda Yosun, “Ben gideyim artık, yemeğe geç kalmayayım…” dedi. Herkese iyi akşamlar dileyip ön tarafa bisikletine giderken Ömer de geldi yanında. Belki Yosun’u geçirmek istemişti, belki de sadece sessiz bir destek vermekti amacı.

Kız bisikletine bindiğinde gülümseyerek Ömer’e baktı.

“Yarın görüşürüz. Teşekkür ederim…”

Ömer de ona gülümseyerek karşılık verdi ve hafifçe göz kırptı.

Yosun acele etmeden eve doğru pedal çevirirken, şu kısacık yaz tatiline neler sığdığını düşünüyordu. Bu son tatsızlık olmasa belki de hayatının en güzel yazıydı.

Eve yaklaştığında gökyüzü koyu bir laciverte bürünmüş, tek, tük yıldızlar ışıldamaya başlamıştı.

Bisikletini bahçe kapısından içeri sokup, kenara dayadığında anne ve babasının üçüncü bir kişiyle oturduklarını gördü. Muhtemelen kahveye gelmiş bir komşuydu. Bisikletinin kilidini de takıp yanlarına doğru yürürken, bir anda nerede olsa tanıyacağı o gür, sert sesi duydu kız.

Anne ve babasıyla oturan Demir Bey’di.

“Beni şikâyete geldi herhalde…” diye düşündü Yosun, sanki bütün gün yaşadıkları yetmemiş, şimdi bir de bu ilave olmuştu.

Derin bir nefes alıp, başını dikleştirdi, kendinden emin görünmeye çalışarak verandaya doğru yürüdü.

“Ah! Geldi işte Yosun” dedi annesi, fakat tuhaf olan, sesinin hiç de sıkıntılı çıkmıyor olmasıydı.

Normal şartlarda annesinin renkten renge giriyor olması lazımdı, babasına göz ucuyla baktığında ilginç bir şekilde o da gayet keyifli görünüyordu.

Yosun verandaya girdiğinde öylece ne diyeceğini ne yapacağını bilemeden durdu çünkü gerçekten olanlar hakkında en ufak bir fikri yoktu.

Demir Bey oturduğu yerden kalktı, alçak tavanlı verandada olduğundan da heybetli duruyordu adam. Masanın üzerinden aynı Yosun’un ormanda yaptığı demetlere benzeyen, yeşil yapraklar, dallar ve birkaç orman çiçeğinden oluşan bir demeti alarak, Yosun’un şaşkın bakışları arasında kızın yanına geldi.

“Senden özür dilerim Yosun. Sen haklıydın, ben kaba, aksi, huysuz ve inatçı bir ihtiyarım.”

 Sesi öylesine mahcup, hatta çocuk gibi çıkıyordu ki!

Şaşkınlık içinde yaşlı adamdan demeti alan Yosun “Ben gerçekten hiçbir şey anlamadım.” dedi.

Bir yandan da tırnaklarını avucuna batırıyor, rüya olmadığından emin olmaya çalışıyordu.

“Gel otur Yosun, uzun bir süredir Demir Bey’le sohbet ediyorduk ve sanıyorum sana söylemek istedikleri var.” dedi Emir gülümseyerek.

Füsun da o arada ayağa kalkıp “Ben masayı hazırlayayım” diyerek mutfağa gitmek için içeri geçti.

Şaşkınlığı daha da artan kız bir kez daha hayretle yaşlı adama baktı. Kimselerle görüşmeyen Demir Bey onların evinde akşam yemeği yiyecekti!

Adam kızın aklından geçenleri okumuşçasına gülümsedi.

“Annenin ve babanın nazik teklifini geri çeviremezdim. Hem galiba artık bazı köklü değişiklikler yapma zamanı geldi…”

Yosun Enis’in kulaklarının nasıl çınlayacağını düşünerek, içinden “Yok artık!” diye geçirdi.

Demir Bey kıza dönerek yetişkin bir insanla konuşurcasına, büyük bir ciddiyetle anlatmaya koyuldu, Yosun’un her şeyi anladığından emin olmak istiyor gibiydi.

“Yosun öncelikle bugünkü kabalığım için senden yeniden özür dilerim. Uzun zamandır ilk defa bu cesaretle birisi yüzüme bunları söyledi ama beni en etkileyen ne oldu biliyor musun? Eğer ben böyle bir karar verseydim, ailem sonuna kadar bana destek olurdu dedin ve bunu o kadar inanarak, onlara güven duyarak söyledin ki! Can da bana çok güvenirdi, her konuda arkasında olacağıma, ona destek vereceğime… ben onun belki de bana en ihtiyaç duyduğu zamanda onu yarı yolda bıraktım. Artık bazı şeyleri değiştirmek istiyorum. Bu yaz sen ve arkadaşların, inadım ve gururum yüzünden kendimi mahrum bıraktığım şeyleri hatırlattınız bana. Zavallı Dart’ın bile hayatı değişti sizinle. Haklıydın, ben hak ettiğim yalnızlığımı yaşadım şimdiye kadar ve bunu bitirmenin zamanı geldi.”

Demir Bey’in yüzünün çizgilerini hiç bu kadar yumuşak görmeye alışkın olmayan Yosun hayretle adamın konuştukça o fotoğraflarda gördüğü genç adama dönüşmesini izliyordu.

 Demir Bey buraya Yosun’u bulma ve konuşma ümidiyle gelmişti. Kızı bulamamış olsa da Emir ve Füsun’un davetini kırmayıp içeri girmişti.

Yosun gelene kadar da onlarla uzun, uzun sohbet etmiş, olanları onlara da anlatmıştı.

“Senin yaşlarında torunlarım var biliyor musun? Üçü de erkek… büyük olanlar 17 ve 13 bir de ufaklık var o henüz 5 yaşında. Bugüne kadar onların sadece birkaç fotoğrafını gördüm, üç beş cümlelik soğuk, mesafeli mektuplara ilişiklerdi.              Ben Can’ı, oğlumu geri istiyorum. Torunlarımı tanımak, sizlerle yaşadıklarımı onlarla da yaşamak, balık tutmayı öğretmek, çivinin nasıl çakılacağını göstermek, belki bir yaz gecesi ateş başında onlara eski anıları, babaannelerini, Can’ın çocukluğunu anlatmak istiyorum. Hiç tanışmadığım bir gelinim var…onu tanımak istiyorum. Kısacası ben ailemi geri istiyorum.                                                                   En önemlisi şu an bunları istediğimi yüksek sesle söyleyebiliyorum. Bunun için de beni kendime getirdiğin için sana teşekkür ederim Yosun.”

Şaşkınlığını üzerinden atsa da hâlâ inanılması zor olan bu durumu hazmetmeye çalışıyordu Yosun.

“Ben ne diyeceğimi bilemiyorum.”

Kelimeleri bir türlü toparlayamayan kız, yavaşça kalkarak gidip yaşlı adamın boynuna sarıldı.

“Siz de beni affedin lütfen Demir Amca.” dedi sonra da gülerek ilave etti “O kadar da aksi ve huysuz değilsiniz, ben abarttım!”

O gece yemek boyunca hep beraber sohbet ettiler. Anna’nın hastalığı döneminde başlayan baba oğlun arasındaki soğuk savaşın, onun ölümünden sonra nasıl daha kötüleştiğini, sonrasında yine bir gece tartışırlarken Demir Bey’in öfkeyle Can’a Seninkisi sadece kapris, çocukça hayalleri bırak artık, gerçek bir hayat kur kendine. Annenin ölümü bile seni kendine getiremedi… resimlerini yapmaktan başka ne yaptın hastalığı boyunca zaten! diye bağırdığını, Can’ın da aynı hiddetle karşılık verip Sen sadece annemin yokluğunun acısını benden çıkartıyorsun ve evet haklısın kendime gerçek bir hayat kuracağım, sen de kurallarınla baş başa yaşamaya devam et diyerek henüz 20 yaşındayken kapıyı çarpıp, çıkışını konuştular.

Can bir daha asla o eve dönmemişti, birkaç sefer konuşmayı deneseler de her seferinde sonuç bir öncekinden daha da kötü olmuştu. Geçen zamanla da baba oğulun ilişkisi sadece senede bir veya iki soğuk telefon konuşması veya kısa mektuplardan oluşur hale gelmişti.

Yosun, “Peki tüm yaşananlardan sonra oğlunuz ressam oldu mu, haberiniz var mı?” diye sordu usulca. Kız yaşlı adamın anlattıklarından etkilenmiş, üzgün gözleriyle dinliyordu.

Adam gururla, “Can müthiş bir ressam oldu. Bazen dergilerde veya gazetelerde hakkında çıkan yazılara rastlıyorum.” Dese de sesine yeniden sinen hüzünle devam etti. “Ona sarılıp evet sen haklıydın, ben haksızdım ve seninle gurur duyuyorum demek istiyorum ama beceremiyorum. Bugün maalesef senin de tanıştığın o huysuz, aksi ihtiyar, inadına yenik düşüyor işte Yosun.”

“Aile içinde sorun olmaması mümkün değil Demir Bey ama aile olmak, olabilmek zaten bunların üstesinden gelmek demek. Siz nasıl zamanla kendi hatalarınızı anladıysanız emin olun Can da anlamıştır ama araya giren mesafe ve süre her ikiniz için de durumu daha zorlaştırmış. Sizinki kadar güzel kurulmuş bir baba oğul ilişkisi inanın ki tükenmez. Belki haddim değil size akıl vermek ama ben sizin yerinizde olsam Can’ı arar ve bu gece bize anlattıklarınızı bir kez de ona anlatırdım.”

Emir bunları söylerken bir yandan da yaşlı adamın tepkisini ölçmek istercesine onun yüzünü inceliyordu.

Adam gözleri önündeki tabakta sessizce Emir’i dinliyordu.

Füsun “Bence bunu yapabilirsiniz Demir Bey, zamanı geri döndürmek, hataları düzeltmek veya yaşadıklarımızı değiştirebilmek elimizde değil ama önümüzde bizi bekleyen hayata yön vermek en azından bunun için bir uğraş vermek elimizde” dedi yumuşakça.

“Sanıyorum Can’ın ne tepki vereceğini kestirememek beni korkutuyor. Seneler boyunca kendimi bu kurduğum yalnız hayata alıştırdım ve en doğrusunun bu olduğuna inandırdım. Ben bunu değiştirmek ve yeniden ailemi etrafıma toplamak isterken onlar buna henüz hazır olmayabilirler ve ben bunu kaldıramayabilirim. “

Demir Bey başını kaldırmadan, kendi kendine konuşur gibi konuşuyordu, sanki artık saklayacak bir şeyi kalmamış, üzerindeki o kalın zırh çıkmış içi boş, öylece köşede duruyordu. İsteyerek çıkardığı zırhın ardından belki de ölümcül olacak yaraları bekler gibiydi.

Yosun “Demir Amca ben size tek bir şey söyleyebilirim” dedi, sesi kendini bile şaşırtacak kadar sağlam çıkmıştı.

“Oğlunuzun hayatından çok zaman kaybetmiş olabilirsiniz ama torunlarınıza da bu haksızlığı yapmamalısınız. Çünkü ben, Ömer, Enis, Enes, hepimiz sizin nasıl bir büyükbaba olduğunuzu gördük bu yaz, size gelebilmek, sizinle vakit geçirmek, bize anlattığınız hikayeleri dinlemek için dakikaları saydık. Benim için bu yazın en güzel şeylerinden biri sizinle tanışmaktı.” dedi ve sonra aceleyle ilave etti gülerek “Bir de Dart tabii…”

Yaşlı adam sessizce dinledi kızı ve dudaklarında kızın söylediklerine inanmak istercesine bir gülümseme belirdi. Kafasında sayısız düşüncenin dolaştığı belliydi.

Füsun “Ben kahvelerimizi yapayım” dediğinde Demir Bey “Füsun Hanım ben gideyim artık hem Dart’ı da fazla yalnız bıraktım.” diyerek ayağa kalktı.

“Bu gece için hepinize çok teşekkür ederim.”

Adamla birlikte ayağa kalkan Emir, Füsun ve Yosun onu geçirmek için hep birlikte bahçe kapısına doğru yürüdüler. Emir ve Füsun’un ellerini sıkıp yeniden teşekkür ederek iyi geceler dileyen adam, daha sonra Yosun’a döndü. Kızın, gün boyunca lastikten kurtulmuş, yüzünün iki yanında dağınıkça uçuşan saçlarını okşarken “Yosun…” dedi. “Belki de farkına bile varmadan bugün hayatımı değiştirdin. Sonucunun ne olacağını ben de bilmiyorum ama fark etmez, uzun bir uykudan uyanma alarmı oldun benim için.”

Yosun gülerek adama baktı, yüzü yorgun hatta bitkin gözükse de gözlerinin içinden dışarıya vuran farklı bir enerji, canlılık gördü.

“İyi geceler Demir Amca…”

Demir Bey’in ardından bakarlarken, adam bir an durup geri döndü ve onlara doğru seslendi.

“Haber vereceğim size…”

Emir iki kolunun altına Füsun ve Yosun’u alarak eve doğru yürürken “Umarım en iyi şekilde sonuçlanır her şey.” dedi, Füsun ise “Bizimle konuştuğu gibi Can’la konuşursa, her şeyin yoluna gireceğine eminim ben.” diyerek içini çekti.

Yosun o gece yatağına girdiğinde açık pencereden simsiyah gecenin içinde parıldayan yıldızları seyrederken dilek tuttu. İçinde annesi, babası, Demir Bey, Can, Ömer, Enis, Enes, Dart ve kasabada tanıdığı neredeyse herkes vardı.

Ağustos böceklerinin sesini dinlerken uykuya daldı.

Scroll to Top