Uzaktaki Denizin Mavisi

20. Bölüm “17 kişi”

Ömer birkaç kasa konserveyi raflara dizerken, Enis de depodan dükkâna gelecek kasaları taşıyordu.

Enes arka avluda Fahrettin Dede’nin müthiş sihirbazlık numaralarını şaşkınlıkla izliyor, Yosun ise Güneş’le birlikte tartların üzerlerini süslemek için ince meyve dilimleri kesiyordu.

Normal bir günden hiç farkı yoktu, işleri biter bitmez yazın bu son günlerini değerlendirmek için yüzmeye gideceklerdi. Yosun elbette tüm olanları arkadaşlarına da anlatmış ve onlar da en az Yosun kadar şaşkınlıkla dinlemişlerdi o gece olanları.

Aradan geçen neredeyse bir hafta içinde Demir Bey’den hiç haber çıkmamıştı. Kasabaya alışverişe de gelmemişti. Ne zaman gürültülü bir motor sesi duyulsa hem Yosun hem diğerleri hemen yola doğru dönüp, yaşlı adamın eski kamyonetini görmeyi ümit ediyorlardı.

Füsun adamın kendini hazır hissettiğinde arayacağına emin olduğunu söylese de Yosun endişeleniyordu. Emir de aynı şekilde adamın zamana ihtiyacı olduğunu, bu tip şeylerin iyi düşünülüp hareket edilmesi gereken şeyler olduğunu söylemişti ve her ikisi de Yosun’dan Demir Bey’i rahat bırakması için söz almışlardı!

Adamın zamana ve sakince düşünmeye ihtiyacı vardı…

Yosun zorlansa da sözünü tutuyordu ama öte yandan ne olduğunu ölesiye merak ediyor, Demir Bey’in Can’ı aradığında oğlunun tepkisinin ne olduğunu bilmek istiyordu.

Peki ya Demir Bey hiç aramayıp vaz geçtiyse?

Kız tüm bu sorularla Ömer’in ve Enis’in de beynini kemiriyordu günlerdir. Soruları sorup, cevapları da kendi veriyordu, sorularına yenileri ilave olurken, cevaplar da her gün değişiyordu.

Kimi zaman hikâyeyi mutlu bir sona bağlıyordu kimi zamansa her şey müthiş bir dramla sonlanıyor, kendi yarattığı acıyla da göz yaşlarına boğuluyordu.

Şeftalileri incecik ay şeklinde keserken, avluya gelen arkadaşlarına gülümsedi Yosun. Masalardan birine geçip oturan çocuklar gürültülü bir neşeyle konuşuyorlardı.

Ömer avucunda tuttuğu leblebileri Enis’e atıp onu sinirlendiriyor, Enes ise abisinin sinirine katıla, katıla gülüyordu.

Güneş Yosun’a dönerek “Sen de git hadi arkadaşlarının yanına yavrum, neredeyse bitti işimiz zaten.” dedi. “Bir de söyle Ömer’e lütfen o attığı leblebileri toplasın yerden!”

Yosun gülerek ellerini yıkadı ve “Tamam Güneş Teyze” dedi.

Avluya çıkıp arkadaşlarının yanına oturan kız “Annen attığı leblebileri toplasın, beni oraya getirtmesin dedi…”

Ömer’in yüzü bir an şaşkınlıkla değişse de Yosun’un dalga geçtiğini anlaması çok kısa sürdü.

Yosun, “Toplamazsa denize de gidemez dedi…” diye gülerek dalga geçmeye devam ederken Enis de karıştı hemen. “Ömer Enis’i bir daha rahatsız ederse bir ay boyunca üç öğün ebe gömeci yiyecek de demiş Güneş Teyze. Hem de sadece suda haşlanmış!”

Enes kahkahalarla gülerek onları dinliyor o da kendince komik cezalar bulmaya çalışıyordu Ömer için. Küçük çocuk kıkırdayarak, “Domates suyu, sirke ve dondurmayı da karıştırıp içecekmişsin!” dedi.

Ömer yerinden hızla kalkıp Enes’i havaya kaldırdığında “Öyle mi cüce, ne çabuk taraf değiştirdin sen!” diye canavar sesiyle kükremeye başladı.

İşte Demir Bey’in gür sesiyle kapıda belirmesi tam o sıradaydı.

“Dünyada özleyebileceğim tek gürültü bu galiba!”

“Demir Amcaaa!” diye koşarak adamın bacaklarına sarılan Enes’i kucağına alan adam diğer çocuklara döndü.

“Siz özlemediniz galiba beni ama ben sizi çok özledim” diyen adamın yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.

Demir Bey’in kendilerini şaşırtmaktan asla geri kalmadığını düşünen çocuklar hep bir ağızdan konuşmaya başladılar.

“Özlemez olur muyuz hiç Demir Amca?”

“Sizi çok merak ettik!”

“Çok sevindik geldiğinize!”

Adam gülerek küçük çocuğu yere bıraktı ve hepsinin birlikte oturduğu masaya gelip kendine de bir sandalye çekti.

“Ne içmek istersiniz, size ne getireyim?” diye ayağa fırladı Yosun.

“Gitme bir yere” dedi adam. “Önce anlatacaklarımı dinle…”

Yosun hemen yeniden çöküverdi sandalyesine.

Demir Bey konuşmaya başladığında hepsi de pür dikkat adamı dinliyor, tek bir detayı bile kaçırmak istemiyorlardı. Bir süre sonra yanlarına Ömer’in annesi, babası ve dedesi de katılmıştı. Demir Bey bu durumdan hiç de rahatsızlık duymuşa benzemiyordu çünkü artık kimseden sakladığı bir şey kalmamıştı, bunun verdiği hafifliğin tadını çıkartarak konuşuyordu.

“Sizden sonra eve gittiğimde düşünmek için bile çok yorgundum Yosun, hiç beklemesem de yatağa girer girmez uyumuşum ve daha ilginci sabah kalktığımda kafamdaki tüm düşünceler yerine oturmuştu. Sıra kahvemi içmeye geldiğindeyse, ne konuşacağımı bile çok iyi biliyordum artık. Ben Can’ın babası, Can da benim oğlumdu, ihtiyacımız olan tek şey bunu hatırlamaktı. Can telefona cevap verdiğinde ona ilk söylediğim Seni çok özledim oldu.”

Bunu söylerken bir ara verip gülümsedi yaşlı adam.

“Önce hiçbir şey söylemedi Can, sadece nefesini duyuyordum ve o an onun nefes alıp verdiğini bile duyabilmenin benim için hayatın kendisi olduğunu anladım.”

Demir Bey Can’ın konuşmasına pek fırsat vermeden olduğu gibi içini dökmüştü oğluna, onu ne kadar sevip, özlediğini anlatmış, hatalarından bahsetmiş, kendince doğru olan sebeplerini söylemişti.

“Sonra…” dedi adam. “Can dinledi beni dakikalar boyunca ve şöyle dedi Çok zaman kaybettik baba ama bunun sorumlusu sadece sen değilsin… seni nasıl özlediğimi anlatmak zor çünkü sana çok benziyorum.”

Gözlerinin içi gülerek konuşan adam, uzun telefon konuşmasının her bir ayrıntısını, arkadan duyduğu torunlarının sesini, geliniyle aralarında geçen kısa ama çok sıcak konuşmayı, tek tek anlattı.

“Eh, şimdi bir kahve içerim artık…”

Yaşadığı mutluluktan neredeyse 20 yaş gençleşmiş görünen adam yerinde duramıyor gibiydi.

 Kısa bir sessizliğin ardından avluda büyük bir curcuna koptu bir anda, herkes bir ağızdan Demir Bey’i kutluyor, adeta bayram havası esiyordu küçük taş avluda.

Sonra bir anda küçük Enes herkesin aklındaki ama sormaya cesaret edemediği soruyu sordu.

“Gelmeyecekler mi peki buraya? Yoksa siz mi gideceksiniz?”

 Yeniden sessizliğe bürünen avlu Demir Bey’in “Tabii ya söylemeyi unuttum, cuma günü geliyorlar!” demesiyle neşeli bağırışlar ve gürültülü konuşmalarla inlemeye, kaldığı yerden devam etti.

Ortalık biraz yatıştığında Demir Bey Güneş ve Erkan’a doğru “Eğer sizin için uygunsa burada küçük bir aile yemeği vermek istiyorum…” dedi.

“Elbette…” diyerek cevapladı Güneş gözlerinin içi gülerek. Kadın yaşlı adam için çok mutlu olmuştu, seve, seve yemek hazırlayacaktı kadın Demir Bey ve ailesi için.

“Ay çok heyecanlandım kusuruma bakmayın lütfen!” diye aceleyle ilave etti kadın.

“17 kişilik büyük bir masa istiyorum ailem için Güneş Hanım, menüyü de tamamen size bırakıyorum… Cuma gecesi saat 20:00, uygun mu sizin için?”

Güneş, Demir Bey’in yüzüne hayretle bakıyordu.

“Nasıl yani, 17 kişi mi geliyorlar Londra’dan?”

Ağzından kaçan şaşkın sorunun ardından kadın kendini hemen kendini toparladı.

“Özür dilerim, saçma bir soruydu. Tabi uygun Demir Bey, isterseniz balık hazırlayalım sizin için. Uygun mudur sizin için?”

Adam neşesinden hiç kaybetmemiş sesiyle cevapladı.

“Balık harika olur Güneş Hanım, Türkiye’nin balıklarını orada nerede bulacaklar! Bu arada 17 kişi derken hepiniz davetlimsiniz o yüzden 17 kişi, yoksa onlar 5 kişi geliyorlar.”

Yosun sonrasında olan her şeyi rüya gibi diye hatırlayacaktı.

Demir Bey çocukların ailelerine telefon etmiş herkesi tek tek davet etmişti. Balıkçılara en iyi balıklar sipariş edilmiş, akla gelen her tür yemek hazırlanmıştı.

Değil 17, 117 kişi bile ağırlanırdı yapılan yemeklerle. Ömer ve Enis avludaki ağaçlara minik ampuller asmışlardı, yandıklarında karanlığın içinde o kadar güzel görünüyorlardı ki Güneş “A! Vallahi bayıldım, sonra da kalsın bunlar, çıkarmayalım…” demişti.

Cuma günü Demir Bey ailesini almaya havaalanına gitmeden önce dükkâna yanlarına gelmişti, neşesi ve pırıl, pırıl gülüşüyle çok mutlu görünüyordu ancak Yosun’un gözünden adamın titreyen elleri kaçmadı.

Heyecanı yüzünden anlaşılmasa da belli ki bu kadar bastırabiliyordu. Tıraş olmuş yüzü, mis gibi parfümü, kareli gömleği, kot pantolonu ve o uzun boyuyla gençleşmiş bir Demir Bey vardı.

Durmadan saati kontrol eden adama sonunda Fahrettin Dede dayanamayıp “Yahu Demir Bey git hadi git, heyecandan yerinde duramıyorsun!” demişti adamın sırtını sıvazlayarak. Adamın yola çıkmasının ardından, masaları birleştirip büyük, kare bir masa yapmışlardı, kırmızı beyaz kareli örtülerin üzerine tabaklar, bardaklar, peçeteler konmuş, yemekler, mezeler masaya yerleştirilmişti.

En büyük sürprizi ise Fahrettin Dede yapmış ve asla kıyamadığı çiçeklerinden rengarenk bir vazo hazırlayıp masanın ortasına yerleştirmişti. Hayretle soranlara da “Böyle bir günde bile bu çiçekleri kıyamazsam, Meloş canıma okurdu benim…” diye cevap vermişti.

Akşam saatleri gelip herkes toplandığında, taş avluda sadece heyecan ve mutluluk vardı, merak da vardı elbette ama bunu herkes kendine saklıyordu.

Enes avluya “Geldiler, geldiler…” diye koşarak girdiğinde küçük bir dalgalanma yaşandı. Saçını, üstünü başını düzeltenler, bakarsın lazım olur diye aklından bildiği tüm İngilizce kelimeleri geçirenler, fotoğraf çektirircesine yüzlerine birer gülümseme yerleştirenler…

Demir Bey ve ailesi kapıda göründüklerinde, bütün gün süren heyecanın yerini anlamsız bir çekingenlik ve sessizlik aldı bir anda.

Yosun’un ilk fark ettiği Can’ın babasına olan inanılmaz benzerliğiydi. Aynı boy, aynı yapı ama renklerini belli ki annesinden almıştı, onun gibi kızıl kahveydi saçları, hafif sakallı yüzü hem heyecan hem de mutluluktan gerilmişti.

Can’ın karısı ki sonradan adının Emma olduğunu öğrenmişlerdi, ufak tefek, kalkık burunlu sarışın, tatlı bir kadındı. Çocukların üçü de kırmızı saçlarıyla adeta babaannelerinin kopyasıydılar.

Tedirgin sessizliği Demir Bey’in tok sesi bozdu.

“Sevgili dostlarım ailemle tanışın lütfen. Ve sevgili oğlum burada gördüklerin de ailemin diğer yarısı…”

Sonrasında herkes ilginç bir şekilde çok çabuk kaynaştı o kadar ki balıklar henüz mangala konmuşken, Yosun annesinin İngilizce ’ye dili döndüğünce Can’ın karısına zeytinyağlı fasulye tarifi bile vermeye başladığını gördü.

Bu arada Can mükemmel Türkçesiyle herkesi şaşırtmıştı. Demir Bey’in torunları Türkçe konuşamasalar da biraz anlıyorlardı ama bu arada Yosun, Ömer ve Enis İngilizceleriyle hiç de fena idare etmiyorlardı.

Enes ise çocukların en küçük olanını gözüne kestirmiş, ona annesinin tüm kaş ve gözle yaptığı uyarılarına karşın abilik taslıyordu.

Gecenin ilerleyen saatlerinde Demir Bey bir ara özellikle Yosun’u yanına çağırmış oğluna “Beni kendime getiren küçük hanım, bu zarif kız işte Can.” diye tanıştırmıştı.

Can da “Demek size borçluyuz bu yaşadığımız güzelliği Yosun Hanım, çok teşekkür ederim size” diyerek elini sıkmıştı Yosun’un.

Can’ın teşekkürü karşısında yanakları mutluluktan pembe, pembe olan Yosun gülerek “Ben bir şey yapmadım aslında, sadece söylediğim son derece kaba sözler doğru bir zamana denk geldi galiba” diye karşılık vermişti.

Bu küçük aile daveti o kadar uzun sürmüştü ki saatin ne kadar geç olduğunu Enes ve diğer kırmızı saçlı ufaklık sandalyede kafa kafaya verip uyuduklarında anlamışlardı.

Gecenin sonunda eve dönüp Yosun yatağına girdiğinde, her gece olduğu gibi penceresinden yıldızlar ona göz kırpıyordu. Kız onlara bakıp gülümsedi sonra da yavaşça fısıldadı.

“Teşekkür ederim…”

Scroll to Top