Uzaktaki Denizin Mavisi

Bölüm 5 “Ayy! Çok tatlı bunlar yaa!”

Ömer avluya hortumla su tutup, yıkarken, dedesi de her sabah yaptığı gibi Meloşlarıyla konuşuyordu. Annesi Güneş mutfakta günün kek ve turtalarına başlamış, babası ise dükkânın önünde birkaç kasabalı ile sohbetteydi.

Ömer’in gözü bir an için ağacın altındaki anne ve yavrularının olduğu büyük tahta kasaya ilişince aklına Yosun geldi.

“Belki bugün gelir…” diye aklından geçirdi, çünkü kız dün çok heveslenmişti gelmeye. Saatin henüz oldukça erken olduğunu ve kızın bu saatte olsa, olsa ancak uyuyor olacağını aklından geçiriyordu ki babası yanında Yosun’la avluda belirdi.

“Ömer Bey, bu cici kız sizi soruyor!”

Ömer biraz şaşkınlıktan belki de biraz yaşından çatlayan bir sesle, “Günaydın!” diye seslendi.

Hafif pembe yanakları, dizinin az üzerindeki çiçekli eteği ve askılı bluzuyla Yosun elini hafifçe kaldırıp, salladı.

“Sana da…”

O sırada Ömer’in dedesi Fahrettin de çiçeklerin yanı başında çömeldiği yerden doğrulup, kalın sesiyle “Aman efendim aman, kimler gelmiş!” diyerek Yosun’a doğru adım attı.

Ömer aceleyle “Yosun yavruları görmeye geldi” diye atıldı adeta haykırarak! Nedense kızın burada oluş sebebini açıklamak zorunda hissetmişti.

Mutfaktan duyduğu seslere, “Sabah, sabah ne bağrışıyorsunuz ne oluyor Allah aşkına!” diye telaşla çıkan annesi Güneş de dahil olunca, Ömer tek omzunu hafifçe silkeleyip ne yapalım dercesine göz kırptı Yosun’a.

Herkesin konuşması durulup, sessizlik olduğunda Ömer, Yosun’u anne ve babasına bu defa daha yolu yordamıyla tanıştırdı. Erkan kısa bir süre Yosun’la sohbet ettikten sonra dükkâna gelecek sebzeleri beklemek üzere ön tarafa geçerken, Güneş Yosun’u hemen masalardan birine götürüp, “Otur, otur ben hemen limonata getiriyorum…” diyerek mutfağa gitti. Kız ise gözleri büyümüş, bu gürültülü ama neşeli aileyi şaşkınlıkla izliyordu.

Güneş elinde tepsiyle geri geldiğinde hep beraber oturdular. Limonatanın yanında havuçlu ve cevizli kek de getirmişti kadın. Yosun’un bu güler yüzlü, neşeli, oğlu gibi kumral saçlı kadına içi bir anda ısınmıştı.

Ömer, dedesi ve annesi yüksek sesle ve kahkahalarla şakalaşarak konuşurlarken, Yosun da kendini anlamadan bu enerjik sohbetin içinde buluverdi. Bu sıcakkanlı aile Yosun’a hiç yabancılık hissettirmemişti.

Bir ara Ömer, “Anne yavruları Yosun’a sen göstersene, İnci bana izin vermiyor…” dedi. “Tabii gösteririm, göstermez miyim, ama bırak kız limonatasını içsin, kekini bitirsin!” diye yumuşacık bir sesle cevapladı Güneş.

Yosun ise ağzındaki havuçlu kekin tadıyla mest olmuş, kedi yavrularını neredeyse unutmuştu.

“Gerçekten ama gerçekten yediğim en güzel havuçlu kek!” dedi kız tabağındaki son kırıntıları da temizlerken.

Fahrettin Dede hemen “Güneş bunu duydu ya artık, yaz sonuna kadar sana on beş kilo aldırır” dedi gülerek.

Güneş, “Aman baba Allah aşkına, böyle güzel bir kız bulmuşum, hem de kekimi bu kadar beğenmiş, bırak da keyfini çıkartayım!” dedi kahkahayla.  

Kadın, “Yosuncum ne zaman istiyorsan gel lütfen, bizim evde benden ve İnci’den başka dişi yok, insan vallahi istiyor arada hemcinslerini…” diyerek devam etti. “Hem belki bana yardım da edersin bazen, ne dersin?”

“Gelirim gelmesine Güneş Teyze ama ben pek anlamam ki kek filan yapmaktan! Bazen anneme yardım ederim o kadar!”

Kafası karışmış gibi bakıyordu gözleri. Kadın ne gibi bir yardım bekleyebilirdi ki kızdan!

Güneş kıza göz kırptı, kadın yüzünde hâlâ o aynı sıcak gülümsemeyle, “Bizim evimizde her türlü yardım çok kıymetlidir Yosuncum. Sen yardım etmeyi istedikten sonra, sana uygun bir iş bulacağımıza eminim…” dedi.  “Hem kremaların kalanını sıyırmak da sana kalır!”

Yosun pek kendine güvenmese de mahcup bir ifadeyle kabul etti.

“Tamam Güneş Teyze, deneyeceğim yardım etmeyi. Yalnız umarım yardım yerine size zorluk çıkarmam!”

Ömer muzipçe lafa girdi o arada, “Yalnız buraya yardıma geleceksen, böyle süslü elbiseler filan giymeyeceksin, bir şort, bir tişört o kadar!”

“Aman Ömer saçmalama! Sen ne istiyorsan onu giy kızım, dinleme bu deliyi, ben sana önlük de veririm” dedi Güneş şakayla çıkışarak.

“Hadi gel Yosun göstereyim yavruları, ama önce ben gideyim, İnci beni görsün, ben seni çağırınca da sen yaklaş, yoksa huzursuz olur.”

 Anne kediyi ürkütmemek ve huzurunu kaçırmamak için sakince kutuya yaklaştı kadın, bir yandan da usul, usul konuşuyordu.

“İncim benim, güzel kızım, bebeklerini mi emziriyorsun?”

Ömer’in annesi yumuşak hareketlerle anne kediyi okşarken, başıyla Yosun’a gel işareti yaptı.

Yosun kutudaki bembeyaz kediyi görünce adının nereden geldiğini anladı. İnci gerçekten de adı gibi beyaz, ışıl, ışıldı. Yavrularını emzirmekten ve uyumaksızın onlarla ilgilenmekten çok yorgun düşmüş olsa da ihtişamından hiçbir şey kaybetmemişti. 

Çığlık atmamak için eliyle ağzını kapatan Yosun’un gördüğü manzaranın güzelliği karşısında gözleri dolmuştu.

İnci ve yanında üst üste, alt alta debelenen, henüz gözleri açılmış bu 6 yavru, değil Yosun gibi bir hayvan aşığını, en taş kalbi bile eritebilirdi!

Bebeklerin kimi anneleri gibi bembeyaz kimi de beyaz ve siyahtı.

“Güneş Teyze elime alabilir miyim birini?” diye fısıldayarak sordu Yosun. Aynı fısıltıyla “Yosuncum daha çok küçükler, hem insan eli değdiğinde bazı anne kediler, yavrularını reddederler. O yüzden biraz daha zaman geçsin, sonra doya doya seversin” diye cevapladı kadın.

Eline alıp, okşayıp sevmese de Yosun dilediği kadar yavruları ve muhteşem anneyi seyretti. Bir an kafasını çevirdiğinde kendisine bakan Ömer’le göz göze gelen kız, mutluluğunu gizleyemeyerek “Ayy Ömer çok tatlı bunlar yaa!” dedi.

Ömer ise karşılığında “Hadi gel, artık rahat bırak İnci’yi…” diyerek sırıttı.

Scroll to Top
Send this to a friend