Uzaktaki Denizin Mavisi

Bölüm 1 “Benim ne işim var burada?!”

İpek gibi dümdüz, uzun, ışıltılı sarı saçları denizden gelen hafif rüzgârla uçuşurken, Yosun kayanın üstünde oturduğu yerden başını yukarı doğru kaldırıp, kasıp kavuran yaz güneşine baktı. Ellerini siper yaptığı yeşil gözleri siyah noktalar görene kadar da devam etti bakmaya.

İçinden bildiği her türlü laneti okuyordu! Babası yaz tatili için bu adı sanı duyulmamış kasabada sezonluk bir ev tutmuş ve onun tüm itirazlarına, direnmelerine karşılık, “Yosun, biraz şehirden uzaklaşmak lazım, temiz hava, deniz, güneş… hepimizin buna ihtiyacı var. Annene bak hem ne kadar mutlu…” demişti. Babası için hava hoştu tabii! O zaten işlerini bilgisayardan yürütüyordu ve internet bağlantısı olan her yer ona ofis olabiliyordu!

Annesine gelince ki kendisi bir çiçek böcek delisiydi; oturdukları apartman katının balkonunu bile minyatür bir bahçeye çevirmişti!

Hatta bir keresinde balkon saksılarına salatalık, domates ve biber ekmiş, üstelik mahsul almayı bile başarmıştı! Yosun’un babası Emir, annesi balkonda çiçekleri ve sebzeleriyle uğraşırken ona takılır, “Füsun az daha sabret, sana traktör alacağım!” derdi.

 “Emir, vallahi artık şehir dışına kaçmak lazım, buraların çekilecek hali kalmadı!” diye hep yakınan annesine genellikle, “Haklısın hayatım! Kısmet, dur bakalım…” diye kaçamak, konuyu uzatmayacak cevaplar verirdi babası. Adam sonunda bu küçük, sessiz deniz kasabasındaki evi tutarak Füsun’un çok istediği bir şeyi kısmen de olsa gerçekleştirmiş olmanın mutluluğunu yaşıyordu.

Yani uzun lafın kısası, olan Yosun’a olmuştu!

Kız zaman, zaman şebeke bağlantısı kopan telefonuna baktı bezgin bir yüzle ve sık, sık olduğu gibi, “Kahrolası telefon bile her yerden çekmiyor ki! Bildiğin kara delik bu kasaba!” diye isyan etti…

Oturduğu kayada sıkıntıyla ayaklarını ileri geri sallarken hafif bir kıskançlıkla, “Şimdi Gizem’le Ayda ne yapıyorlardır acaba? Kesin bizim sitenin yakınına açılan şu yeni alışveriş merkezine gitmeye başlamışlardır…” diye geçirdi içinden.

Tam o sırada denizden bir balık sıçradı havaya ve tekrar suya dalıp, kıvrak hareketlerle yüzmeye devam etti.

Sinirle bir avuç çakıl taşını denize doğru fırlatan kız, “Al işte… millet alışverişlerde, kafelerde, biz de burada aptal balıkları seyrediyoruz!” diye sinirle mırıldandı, oysa güzel, uzun sarı saçları ve adını aldığı yeşil gözleriyle, böylesine sinirli davranmak öylesine tuhaf kaçıyordu ki hatta komik bile duruyordu!

Ama on dört yaş ne de olsa zor bir yaştı işte!

Gerçi on dört buçuk demek daha doğruydu… ne de olsa şunun şurasında Ekim’e ne kalmıştı ki? On beş oluyordu artık… ümitsizce telefonunu bir daha kontrol etti.

“Off hayat yok, evden bir daha denerim…” diye düşündü, güzel, duru yüzünü sarkıtarak.

Yosun gözlerini sıcaktan bulanık görünen ufuk çizgisine dikti.

“Çok sıkıcı bir yaz olacak, çok!”

Ayağa kalkıp, üzerinde minik kiraz desenleri olan, düşük omuzlu, ayak bileklerine kadar uzanan, beyaz elbisesini silkelerken aklından geçen tek şey buydu işte. Sıkıcı bir yaz!

Bu elbiseyi alırlarken, Yosun bin yıl dursa böyle bir yerde giyeceğini düşünmezdi! Eğer şimdi şehirdeki evlerinde olsalardı, akşamüstü bu elbiseyi giyer, ayağına bilekten bağlı sandaletlerini geçirip, saçına belki de bir saç bandı takıp, sitenin bahçesinde arkadaşlarıyla oturarak, şakalaşıp, dizilerin final bölümlerini filan konuşuyor olurdu!

“Aman neyse öf…” dedi kendi kendine kız ve kırmızı parmak arası terliklerinin içlerine giren kum tanelerini de dikkatlice temizledikten sonra, canı sönmüş adımlarla eve doğru yola koyuldu.

Deniz kenarından kendi evlerine ayrılan yola kadar olan dar, toprak patikanın iki kenarı da göz alabildiğine yeşillikti. Yeşil otların arasındaki gelincik ve papatya öbekleri, acımadan ısıtan, parlak güneşin altında inadına hafifçe salınıyorlardı, sanki hafif esinti bir tek onlara değiyor, geri kalan her şey kavruluyordu. Serin olan tek şey denizden uzaklaşmasına rağmen, burnuna hâlâ ulaşan, denizin tuzlu kokusuydu.

“Şu ağaçlıklı yola gelsem de güneşten kurtulsam” diye düşünürken kulaklarında annesinin evden çıkmadan önce söyledikleri çınladı.

“Dışarı çıkmadan şu omuzlarına, kollarına filan güneş kremi sür, sen alışık değilsin bu kadar güneşe…”

Sesindeki alayı anlamadığını düşünüyorsa çok yanılıyordu annesi!

Kiraladıkları eve doğru giden ayrıma geldiğinde, hiç olmazsa artık gölgede yürüyeceği için sevindi Yosun.

İki tarafındaki ulu, koyu yeşil yapraklı ağaçlar adeta bir tünel yapmışlardı toprak, taşlı yolun üzerine. Hafif, sıcak esintide yaprakların çıkarttığı hışırtı ve uzaklardan gelen kuş ve ağustos böceklerinin seslerinden başka hiçbir şey duymuyordu Yosun.

Bu yoğun sessizlik içinde bir anda kulaklarına dolan gürültülü motor sesi kızı yerinden sıçrattı. Buralardan araba, kamyon, traktör veya herhangi bir aracın geçtiğini şimdiye kadar hiç görmemişti.

Daracık yolda kenara çekilip oldukça eski, gürültüyle yaklaşan arazi aracına yol verdi. Bu eski püskü arabayı kullananı doğru düzgün görmemiş olsa da ön koltukta oturan dev boyutlu, tüylü köpeği görmemek imkansızdı.

Hızla yanından geçen arazi aracının arkasından kısa bir süre bakan Yosun yoluna devam etti.

İki katlı ev uzaktan göründüğünde, kız bir kez daha telefonunu kontrol etti, gördüğü şebeke sinyali zayıf bile olsa onu mutlu etmeye yetmişti.

Ahşap çitlerin çevrelediği hiç de küçük sayılmayacak bahçeye girdiğinde, ne evin alt katından çatıya kadar tırmanmış olan hanımelinin ne de bembeyaz yaseminlerin kokusunu aldı. Yaşlı, koca gövdeli dut ağacındaki ip salıncak, daldaki kumrular, hatta çiçek tarhının üzerinde uçuşan iki mavi, bir beyaz kelebek de dikkatini çekmek için çok yetersizdi.

 Yosun bir an önce, artık evdeki wifi’a bağlanmış olan telefonunun nimetlerinden yararlanmak istiyordu!

Scroll to Top
Send this to a friend