Uzaktaki Denizin Mavisi

Bölüm 6 “Dev köpekbalıkları ve yılanlar!”

Enis ekrana nerdeyse burnunu dayamış, parmakları klavyede hız rekorlarını defalarca kırarken, oyun oynuyordu. Kulağındaki kulaklık tüm dünya ile ilişkisini kestiği için kendini tamamen ekrandaki ejderhalar ve şövalyelerle dolu sihirli diyarlarda kaybetmişti. Kılıcını sallıyor, pelerini rüzgârda kahramanlara yakışırcasına dalgalanırken, alev püskürten ejderhanın üzerine doğru atıyla şahlanıyordu.

Kılıcı havada, ejderhaya hamle yapmak üzereyken birden sıkı bir dürtmeyle kendine geldi Enis. Sıçrayarak arkasını döndüğünde annesi kollarını kavuşturmuş, kıstığı gözleriyle kendisine bakıyordu.

“En az on defadır aşağıdan sesleniyorum, ama nerdee? İmkân var mı şu kulaklıklardan beni duymana?!”

“Ya anne yaa! Tam zamanında geldin yani! Beş bölümdür şu ejderhayı öldürmeye çalışıyordum, sayende hepsi boşa gitti!”

Eliyle hafifçe alnına vuran kadın sahte bir üzüntüyle, “Aaa gerçekten mi? Çok üzüldüm Enis! Vallahi çok özür dilerim!” dedi.

Enis şaşkınlıkla annesinin şaşırtıcı tepkisini izlerken, Şule elbette ki Enis’i yanıltmadı ve bir anda çıldırarak bağırmaya başladı.

“Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Ejderhaymış! Şuraya geldiğimiz günden beri söyle bana kaç defa sokağa çıktın, yüzmeye gittin? Varsa yoksa bilgisayar! Enes’i de sapıttırdın böyle. Bak, bak kardeşine bak! O da kalkmıyor oyunun başından!”

Kadın aynı hışımla hiçbir şeyin farkında olmadan oyun oynamaya devam eden Enes’in kulağındaki kulaklığı da çekti.

Enes neye uğradığını şaşırmış, gözleri kocaman sorunun ne olduğunu anlamaya çalışırken, Şule hızını alamamış olsa gerek ki devam etti.

“Şimdi derhal, ikiniz de kapatıyorsunuz oyunları, mayolarınızı giyinip plaja iniyorsunuz! Ben de arkanızdan 15 dakikaya geliyorum yanınıza…”

Sonra garip bir şey oldu ve Şule bir anda sakinleşti, derin bir nefes alıp devam etti.

“Oğlum ben sizin iyiliğiniz için söylüyorum, gerçekten çok üzülüyorum halinize. Bak ne güzel mis gibi bir deniz var burnumuzun dibinde, buraya gelmemizin bir anlamı olsun… burada bari temiz hava alın, yüzün, biraz hareket edin!”

O sırada Şule’nin çalan cep telefonu herkesi rahatlattı.

“Alo! Yok şekerim, senin başıma açtığın işleri düzeltmeye çalışıyorum… bin defa söyledim buraya bilgisayar getirmenin alemi yok diye ama dinleyen kim… tamam Orhan dinleyeceğim seni ama sen bir beni dinle önce…”

Konuşarak içeri geçen annelerinin ardından bakan çocuklar, gidip mayolarını giydiler. Şule’nin fikrini değiştiremeyeceklerini çok iyi biliyorlardı. Bugün o plaja gidilecek ve o denize girilip, yüzülecekti. Başka alternatifleri yoktu. İsteksiz ve mutsuz çocuklar merdivenden inerlerken birbirlerini itiştiriyorlardı.

Kasaba halkının ve yazlıkçıların plaj olarak adlandırmayı sevdikleri kısa sahil sekiz, on şemsiye, bir o kadar da bazıları kırık şezlongdan ve yolun kenarındaki derme çatma büfeden oluşuyordu. Kasabanın neredeyse her yerinden denize girilebilse de bu küçük plajın dışındaki sakin koy ve kumsallar tüm ıssızlıklarıyla öylece, kimsesiz duruyorlardı.

Enis iki adım gerisinde yürüyen Enes’le birlikte plaja indiğinde, iki küçük kızıyla denizde olan bir anne ve ilerde bir şemsiyenin altında oturmuş tavla oynayan iki yaşlı adam dışında kimse yoktu. Zaten olması için de sebep yoktu Enis’e göre, çünkü tahminine göre sıcaklık güneşin altında 650 dereceyi buluyordu! Az biraz aklı olan insan evladı evinden çıkmazdı bu sıcakta!

Şemsiyelerden birinin altına iki şezlong çeken kardeşler sıcaktan bunalmış ve her zamanki bezgin halleriyle oturdular. Enis kardeşine dönerek, “Gidip iki gazoz alsana” dedi huysuzca.

“Niye ben alıyorum sen alsana.” dedi küçük çocuk isyan ederek, her zaman bütün angaryaları kendi yapmak zorunda kalıyordu. Yaşı küçük diye bu kadar eziyete ne gerek vardı anlamıyordu ki!

Enis, “Acaba ben sen abin olduğum için ve sen de benim dediklerimi yapmak zorunda olduğun için olabilir mi?” dedi, abi olmanın verdiği kibirle.

“Yok yaa! Küçük olabilirim ama kölen değilim” diye sesini yükselterek itiraz etti küçük çocuk.

“Sence de hava bu konuyu uzatmak için fazla sıcak değil mi Enes? Uzatma, hadi git iki gazoz al gel.” derken Enis için konu kapanmıştı.

Şule plaja geldiğinde iki oğlunu hâlâ gazoz yüzünden tartışırken buldu.

“Ne oluyor? Bilgisayar başından kalkınca insani ilişkilerde zorlanıyor musunuz oğlum?”

Şule’nin siniri hâlâ geçmemiş gibiydi.

“Enis bana da şezlong çeker misin şuraya lütfen?” dedi kadın şemsiyenin altına hasır plaj çantasını koyarken.

O sırada Enes, “Anne her şeyi ben mi yapmak zorundayım? Git gazoz al diye tutturdu. Kendi gitsin alsın yaa!” diye abisini şikâyet ediyordu annesine.

Kadın derin bir nefes aldı.

“Gazoz mazoz yok! Ben evden diyet bisküviyle şeftali getirdim zaten, onlar yenecek.”

Güneş gözlüklerini düzeltip, kulaklıklarını takan Şule müziğinin sesini ayarladı. Mor hasır çantasından çıkardığı kitabına kaldığı yerden devam ederken, yanında hâlâ homurdanmakta olan Enis’i ve Enes’i duymuyordu bile.

Annesine yeniden kendilerine söylenmek için daha fazla koz vermek istemeyen Enis, kardeşini de yanına alarak denize girmenin en akıllıca çözüm olduğunu düşündü. Enes omuzları hizasındaki suda kendi kendine oynarken, abisi biraz daha açılarak yüzmeyi tercih etti. İki kardeş de çok küçük yaşlardan beri yüzme okuluna yollandıkları için aslında iyi yüzücülerdi. İllâ bir spor dalını seçmek mecburiyetinde kalsa bir gün, Enis yüzmeyi seçebilirdi… hiç değilse biraz olsun seviyordu!

Bir süre yüzüp kıyıya geri dönen Enis annesinin yanına kuma oturdu. Kulaklığını çıkarıp gülümseyerek oğluna dönen Şule “Nasıl su güzel miydi?” diye sordu.

“Eh! Fena değildi… gerçi geçenlerde şu dükkânın sahibinin oğlu, Ömer mi ne adı… o söyledi, acayip köpekbalığı oluyormuş bu sahillerde. Baksana zaten, kimseler yok plajda!”

Oğlan konuşurken yüzüne ürkünç ve gizemli bir ifade de yerleştirmişti.

Şule ciddiyetle Enis’i dinledi daha sonra tekrar kulaklığını takıp, kitabına dönerken, “Geçti Eniscim o günler!” dedi kül yutmaz bir tavırla. “Bu anne böyle saçmalıklara kanmıyor artık!”

Oğlan abartılı ve kınayan bir ifadeyle, “Bir anne olarak kusura bakma ama seni çok özensiz görüyorum, bizi böyle tehlikelere atmanı babamın da hoş karşılayacağını zannetmiyorum!” dedi. “Kaldı ki dün pencereden bakarken, yolun kenarında en az sekiz metrelik bir yılan da gördüm ama sen bilirsin artık…”

Şule üşenmeden yeniden kulaklıklarını çıkartıp, kitabını dizine koydu, yalnız bu sefer bir de güneş gözlüklerini çıkarmıştı. Enis gözlerini görsün istiyordu! Gözlüğünü sertçe Enis’e doğru salladı kadın, “Son kez söylüyorum Enis… bugünden itibaren oyun başında pazarlıksız sadece bir saat sabah, bir saat de akşam oturulacak! Sokağa çıkılacak, yüzülecek, hatta mümkünse sosyalleşilecek! Bunlar yapılırken Enes de alınacak. Şu Ömer dediğin çocuk mesela git konuş, bir şeyler yapın fena mı?”

Enis Şule’nin bu bakışını çok iyi bilirdi, bu sefer geri adım atacağa benzemiyordu kadın.

Akşam üzerine doğru eve yürürlerken Şule keyfi kaçık, sürüklenircesine yürüyen oğlanlara doğru baktı.

“Eve gitmeden şu dükkâna uğrayıp biraz meyve, salata malzemesi filan alalım çocuklar…”

Her iki çocuğun itirazlarına aldırış etmeden yokuştan yukarı çıkmaya devam eden kadın dükkânın önüne geldiğinde arkasından en ağır kanlı halleriyle gelen, yüzleri asık iki çocuğa acele edin dercesine eliyle işaret yapıp, enerjik hareketlerle üç tahta basamağı çıkarak dükkâna girdi.

Tezgâhın arkasında duran Ömer’in babası Erkanla gülümseyerek selamlaşan Şule, kese kağıtlarına üzüm, şeftali, domates, salatalık ne bulursa doldurmaya başladı. Olduğu yerden Şule’ye yardımcı olmak için alelacele atılan adama teşekkür ederken kadın bir yandan da oğullarına sert bir bakış attı, sanki gözleriyle Siz öyle durun olduğunuz yerde, bakın adamcağız nasıl yardım ediyor diyordu!

“Ah çok teşekkür ederim! Çocuklar işte ne olacak, nerede bizdeki enerji onlarda?” diyerek sohbete başlayan Şule’ye, adam “Olsun hanımefendi ne olacak, yorulmuş çocuklar herhalde…” dedi.

Annesi Erkanla sohbet ederken, Enes de durmaksızın annesinin üzerini çekiştirip mızmızlanıyor, “Dondurma da alalım anne yaa…” diye vızıldanıyordu.

Son sabır damlasını da tüketen Şule, “Dondurma filan yok!” diye azarladı Enes’i. “İsterseniz, en fazla meyveli yoğurt alabilirim size…”

Meyveli yoğurda bile razı olan Enes buzdolabından yoğurt getirmek için koştu. Şule, “Arkadaşları olmayınca burada, böyle beni yiyip bitiriyorlar işte!” derken sesindeki bezginlik, yüzündeki çaresizlik Erkan’ın gözünden kaçmamıştı.

Adam sakin bir üslupla, “Bizim oğlanla tanışmışlar aslında, geçenlerde hep beraber gelmişlerdi dükkâna.” dedi ve “Ömeeer…” diye dükkânın arka tarafına doğru seslendi.

Ömer arkadan geldiğinde Şule’nin gözleri ışıldadı, hemen, “Enis bak arkadaşın da buradaymış.” dedi hevesle.

Enis ise annesinin sanki üç yaşında bir çocukmuşçasına ona arkadaş bulmaya çalışan tavrından utanmış ve kızgın, “Anne yaa! Yok artık yaa!” diye dişlerinin arasından tısladı.

Ömer, oğlanları görünce geniş bir gülümsemeyle yanlarına geldi.

“Gelsene arkada Yosun’la oturuyoruz. Tanıştırayım seni hep beraber takılırız biraz.”

 “Yok sağ ol, eve gidip duş almam lazım, denizden yeni çıktık…” diyerek hızlı bir bahaneyle Ömer’i tersledi Enis.

Şule Enis’in daha fazla üstüne gitmemek için, “Ömercim bizimkiler biraz yorgunlar ama mutlaka gelirler yanınıza yarın filan…” diye araya girdi ama durumu sağlama almak için de gözleri parlayarak ilave etti.

“Olmazsa siz gelirsiniz bize, ister bizde oturursunuz ister dışarı çıkarsınız. Ne güzel olur değil mi Enis?”

Enis gözlerinden adeta ateşler saçarak, “Hıı ne demezsin, çok güzel olur!” dedi, şu Ömer denen çocuktan kurtuluş yoktu anlaşılan.

Scroll to Top