Uzaktaki Denizin Mavisi

Bölüm 12 “Bu hava patlar!”

Enis’le Enes dükkândan arka avluya geçtiklerinde Ömer ve Yosun’u masalardan birinde oturmuş sohbet ederken buldular.

Sabahın serinliğinde yeni sulanmış saksılardan yükselen toprak ve sardunyaların baharatlı kokusu, Güneş’in sabahın erken saatlerinde fırına attığı poğaça kokusuna karışmıştı.

Enis arkadaşlarının yanına otururken Enes de artık ele avuca sığmayan kedi yavrularıyla oynamak üzere onlara doğru koşturdu.

Ömer şehirde geçirdiği günü anlatırken, Yosun ve Enis de kendi geçirdikleri günü anlatıyorlardı. Ancak görünen oydu ki en fazla anlatacak lafı olan Yosundu. Ormanı, küçük gölü, Dart’ı, Demir Bey’in mutlaka oralarda bir yerlerde yaşıyor olduğunu büyük bir heyecanla anlatıyordu kız.

“Ben bir ara gitmeliyiz diyorum ormana. Yani illa adamın evini bulalım filan demiyorum…” dedi kız uslu bir tavırla. Kendini dinleyen arkadaşlarını heveslendirmek için, “Gerçekten hem orman hem de göl çok güzel. Her gün zaten denize giriyoruz, değişik bir şey yapmış oluruz fena mı? Yanımıza yiyecek, içecek bir şeyler de alırız, böyle bir günlük kamp gibi bir şey yaparız…” diye devam etti Yosun.

Bunları söylerken bir yandan da masanın altından ayağıyla Enis’i dürten kızın yüzündeki ifade, “Hani bana destek olacaktın ya; işte tam zamanı şimdi!” diyordu. Yosundan yediği tekmeyle hafifçe sıçrayıp, aceleyle lafa karışan Enis, “Vallahi ben de çok istiyorum görmeyi gölü, değişiklik güzel olur, hep deniz hep deniz, sıktı valla… güneşin altında canımız çıkıyor! Ben gidelim derim ormana yani…” dedi. Her zamanki gibi bu sefer de istekli görünmeyi abartmıştı oğlan.

Ömer bu, ormana gidip, gölde yüzme fikrinde neden bu kadar ısrar edildiğini anlamış değildi.

“Olur tamam, bir ara gideriz… niye bu işi bu kadar abarttınız anlamadım ki!”

Sesi konuyu önemsiz bulmasının sükunetini taşıyordu.

Ayağa kalkan Ömer, “Enis yardım edecek misin bana?” diye sordu.

“Bir an önce bitirelim de motorla burnun arkasına gidelim bugün, midye çıkartırız biraz, akşam da onları yapar yeriz sahilde. Nasıl fikir?”

“A! Süper fikir…” diye atladı Enis hemen, teneke üzerinde pişirip, üzerine limon sıkıp yedikleri midyelere bayılıyordu. Taze, sıcak ekmekle yendiğinde bu midyelerin tadına doyum olmuyordu.

Yosun ise bir an önce ormana gitmeyi istese de bu konuyu fazla tutturmanın Ömer’i caydıracağının farkındaydı. O yüzden elinden geldiğince istekli görünmeye çalışarak “E hadi o zaman! Bir an önce bitirmeye bakalım işleri de gidelim…” diye gülümsedi.

Öğlen civarı tüm işleri bitirmişlerdi.

Terini silen Ömer, “Baba biz tekneyi alıp midye çıkarmaya gidebilir miyiz?” diye sordu. Diğer çocuklar da hevesle Ömer’in babasının cevabını bekliyorlardı.

“Bugüne hava durumu yağmur veriyordu ama pek de öyle görünmüyor doğrusu!” diyen Erkan kıstığı gözleriyle gökyüzünü inceliyordu.  

Gökyüzü masmavi ve bulutsuzdu yine de tedbiri elden bırakmamak amacıyla “Sahilden fazla uzaklaşmadan burnu dönün, çok da geç kalmayın…” dedi Erkan.

Dükkândan ayrılıp kayıkhaneye doğru yürüyen çocuklar, bir yandan da Enis’in bir yemek programında gördüğü tarifi iştahla anlatışına gülüyorlardı. Küçük Enes ise abisine, Yosun’a ve Ömer’e ayak uydurabilmek için yanlarında koşar adım yürüyor, bir yandan da başındaki kepi düşmemesi için tutuyordu.

Kayıkhanede küçüklü, büyüklü onlarca balıkçı teknesi vardı. Teknelerin kimi denizde dubalara bağlanmış kimi sahile çekilmişti. Balık ağları, kovalar, havadaki kesif balık kokusu ve yosun tutmuş yerleriyle herhangi bir kayıkhaneden farkı olmayan yerden Şevket Kaptan sorumluydu. Tekne ve balık ağlarını onarır, bakımlarını yapar, arada da tuttuğu balıkları satıp hayatını böyle kazanırdı. Ömer’e tenekede nasıl midye pişirildiğini, balık türlerini, hangi balığın hangi pişirme yöntemiyle yapılması gerektiğini de o öğretmişti mesela… Kaptan’ın pişirdiği balıkların lezzetine ise değme aşçı ulaşamazdı.

Çocuklar kayıkhaneye vardıklarında Kaptan’ı çoğu zaman olduğu gibi balık ağı onarırken buldular. Yaşlı adam güneşten tek gözünü kısarak baktı çocuklara ve hoş geldiniz dercesine gülümsedi. Ömer, “Kaptan ben bizim tekneyi alıyorum, midye çıkartmaya gidiyoruz” diye seslendi el sallayarak.

Kaptan oturduğu yerden kalkarak yanlarına geldi.

Kalın sesiyle, “Bugün çıkmayın Ömer, hava patlayacak…” dedi.

 “Babam meteoroloji yağmur gösteriyor dedi ama öyle fırtınadan filan bahsetmedi.”

“Sen meteorolojiye bakma… bunca senenin denizcisiyim oğlum, bu hava öğlenden sonra patlar…” diye yineledi Şevket Kaptan.

Ömer, Kaptan’ın endişesini hissetmişti, “Kaptan biz zaten kıyıdan uzaklaşmadan gidip, bir kova midye çıkartıp döneceğiz, sen merak etme” dedi Kaptan’ı rahatlatmak için.

“Telefonlarımız da yanımızda Kaptan!” diyen Enis de araya girdi.

Enes ise teknenin içinde kendisi için hazır tutulan can yeleğini giymeye başlamıştı bile.

Yaşlı Kaptan başını iki yana sallayarak, “Sahilden fazla açılmadan burnu dolaşın o zaman, ola ki hava patlarsa tekneyi güvenli bir yere çekip, karadan dönersiniz…” dedi. “Yarın da gider bıraktığınız yerden tekneyi alırız. Tamam mı Ömer?” adamın sesinden onaylamadığı açıkça belliydi.

“Tamam Kaptan ya merak etme” dedi Ömer gülerek.

“Söz mü?” diye üsteledi Şevket Kaptan, Ömer’i küçüklüğünden beri tanır, sorumluluk sahibi, lafına, sözüne güvenilir bu çocuğu çok severdi. Ömer denizi de iyi tanırdı ama neticede henüz çok gençti.

“Söz Kaptan söz” diyerek yeniden güldü Ömer.

Kaptan’ın huzursuzluğunu anlıyordu. Denize kendi başına açılmaya başladığı ilk günlerde ona en önce öğretilen şey denizin şakasının olmadığıydı.

“Rüzgâr dönerse hemen tekneyi kıyıya çekip, karadan döneceğiz Kaptan… hiç merak etme sen…” diye söz veren çocuk, Kaptan’ın endişesini bir kez daha gidermeye çalıştı.

Kaptan, çocuklara küçük, motorlu tekneyi indirmeleri için yardım etti. Çocukların hiçbir aksilik yaşamamaları adına benzini ve acil durumlarda kullanmak üzere duran kürekleri kontrol edip balık kovasının da içini şöyle bir deniz suyuyla çalkalayıp yerine koydu.

“Rast gele o zaman genç balıkçılar… dediklerimi unutmayın, cep telefonlarınıza da çok güvenmeyin bu arada!”

Son bir kez daha uyarmadan duramayan Şevket Kaptan’ın endişesi belli ki hâlâ geçmemişti. Üzerinde can yeleği ile hazır beklemekte olan küçük Enes’i tüy gibi kaldırıp teknenin içine koyarken de “En çok da bu küçük adama dikkat edin Ömer.” diye ekledi büyük bir ciddiyetle. Ömer’in, üzerindeki sorumluluğun iyice farkına vardığından emin olmak istiyordu yaşlı adam.

Çocuklar denize açıldıklarında bulutsuz, masmavi gökyüzünde güneş parlıyor, beyaz martılar alçalıp, yükselerek küçük tekneyi takip ediyorlardı. Çarşaf gibi dümdüz denizi köpük, köpük dalgalarla yararak ilerlerken, denizin o tuzlu kokusu ve minik su damlaları yüzlerine vuruyordu.

Ömer arka tarafta dümenin başında Enis’le sohbet ederken, Yosun ve Enes küçük teknenin burun tarafında yan yana oturmuşlardı. Yosun gözünde güneş gözlükleri, başını hafifçe güneşe doğru kaldırmış, güneşleniyordu. Saçları uçuşurken, ara sıra yüzüne, omuzlarına sıçrayan deniz suyu serinletiyor, sıcak havayı daha az hissettiriyordu. Enes ise bir eliyle ekranına gölge yaparak, abisinin telefonunda oyun oynamaya çalışıyordu.

Ömer bulutsuz gökyüzüne baktı bir kere daha ve Enis’e döndü.

“Hiç bozacak gibi durmuyor ama Kaptan boşa konuşmaz Enis, elimizi çabuk tutalım ne olur ne olmaz!”

Sesini alçak tutarak konuşmaya gayret ediyor, Yosun ve Enes’i ürkütmek istemiyordu. Denizle hiç alakası olmayan Enis içinse bu konuşmalar oldukça anlamsız ve abartılı geliyordu. Gerçekten anlamıyordu başlarına ne tür bir tehlike gelebileceğini, sonuçta hepsi de yüzme biliyorlardı! Tekneye fırtınada bir şey olacak olsa, yüzerek karaya çıkarlardı, en fazla ne olabilirdi ki!

Yine de aklından geçenleri Ömer’e söylemedi ve sanki onunla tamamen aynı fikirdeymişçesine başıyla onayladı.

“Tabii canım, bir kova midye çıkartır, döneriz çarçabuk.”

Burnu dönüp, küçük ve sakin koya vardıklarında Yosun bu manzaranın her seferinde onu nasıl olup da aynı şekilde etkileyebildiğini düşündü. Bu doğa harikası koyda yeşilin her tonu kıyıdan suya yansıyor, denizi adeta yemyeşil bir göle çeviriyordu.

Neredeyse tam bir daireye benzeyen koy çepeçevre ağaçlarla çevriliydi. Karadan ne araba yolu vardı ne de etrafta bir yerleşim yeri. Kuşların ve hışırdayan yaprakların dışında bir ses duymak imkansızdı. Berrak, tertemiz suyun içini sanki bir bardakmışçasına görmek, hatta dipteki taşları, yosunları, balık sürülerini bile çıplak gözle seçebilmek mümkündü.

Ömer tekneyi olabildiğince kıyıya yanaştırıp, demir attı.

Yosun, “Bu kadar ısındıktan sonra deniz çok soğuk gelecek, acaba ben gelmesem mi?” diye nazlandı.

Oğlanlar hep bir ağızdan “Yok öyle yağma, hep beraber giriyoruz!” diye itiraz ettiler hemen.

“Valla karga tulumba atarım seni suya!”

Enis sesine sahte bir tehdit yerleştirmişti.

“Yok canım şaka yaptım, tabii ki geliyorum…” dedi Yosun kıkırdayarak.

 Ömer midyeleri koymak için plastik poşetleri ve şnorkelleri alıp, teknenin kenarından suya ilk atlayan oldu, onu Enis ve Yosun takip ettiler, en son ise Enes’i ellerinden tutarak denize aldılar.

Yirmi en fazla otuz kulaç attıklarında, sahildeki kayalıklara gelmişlerdi bile. Enes ve Yosun kıyıdaki kayalardan midye toplarlarken, Ömer ve Enis de şnorkellerini takıp suyun altında kalan kayalardan midye çıkartıyorlardı.

Göründüğü kadar kolay olmayan bu iş hem yorucuydu hem de oldukça dikkat istiyordu. En ufak bir dikkatsizlik kesiklere sebep verebilirdi. Ömer arkadaşlarına midyeleri yapıştıkları kayalardan nasıl kanırtıp çıkartacaklarını, sonrasında nasıl temizleyip, içlerini açacaklarını öğretmişti. Kendi de bunları hem dedesinden hem de Şevket Kaptan’dan henüz küçük bir çocukken öğrenmişti ama doğruyu söylemek gerekirse öğrenene kadar da defalarca, elini ayağını kesmiş, deniz kestanelerine basmıştı.

 Enis bir süre sonra yorulup “Ömer ben biraz oturup dinleneceğim, sen istersen devam et, ben bittim…” dedi.

Tuzlu su hem acıktırmış hem de susatmıştı.

 “Yok, yok… ben de dinleneyim, zaten yeterince çıkarttık fazlasına gerek yok, biraz dinlenelim sonra yavaştan döneriz artık.”

Güneşin önünü kapatan iri, gri bulut gölün üzerine koyu bir gölge düşürdüğünde Ömer başını gökyüzüne çevirdi. Tek bir bulutla telaş yapmaya gerek yok diye düşündü oğlan, ilerde de kara bulutlar vardı ama henüz oldukça uzak görünüyorlardı.

Hava bozana kadar kasabaya dönmüş olacaklarına emindi Ömer ama yine de işi şansa bırakmaya gerek yoktu. O yüzden dinlenmekten vaz geçip dönüş yoluna geçmek belki çok daha doğru olacaktı.

“Enis hadi toparlanalım, ilerde bulutlar birikmeye başladı, hava patlamadan kasabaya varalım…”

Enis arkadaşının sesindeki tedirginliği sezmişti.

“İyi tamam nasıl istersen…” diye cevapladı Enis ve ilerdeki kayalarda midye toplamaya devam eden kardeşine ve Yosun’a seslendi.

“Yosuuuunn, Eneeeess! Hadi gelin artık dönüyoruz…”

“Tamaaam” diye geri seslendi Yosun. “Beş dakikadan geliyoruz, siz gidin tekneye, biz arkadan geliriz.”

“Ya aman ya! Hadi be Yosun!” diye yeniden seslendi Enis, “Baksanıza hava bozuyor, çabuk olun!”

Ömer, “Ben midyeleri alıp tekneye yüzüyorum önden, vakit kaybetmeyelim. Sen de Enes’le Yosun’u al gel Enis” dedi otoriter bir sesle ve içi midye dolu iki poşeti suda çekerek tekneye doğru yüzmeye başladı.

Enis sıkıntıyla Yosun’a ve Enes’e bir kez daha seslendi, karnı acıkmıştı, susamıştı ve yorgundu. Enis için bunlar havanın patlama ihtimalinden daha büyük problemlerdi!

Oğlan bezmiş halde beklerken, kardeşinin ve Yosun’un kayaların üzerinden kâh tırmanarak kâh atlayarak ağır aksak gelmeleri sinirini daha da bozuyordu.

Yanına geldiklerinde Yosun biraz mahcup, “Kusura bakma yaa, deniz kestanesine bastım az önce, o yüzden rahat yürüyemiyorum…” derken altına yedi sekiz tane diken batmış ayağını gösterdi.

Yüzü acıyla buruşmuştu, küçük Enes’in omzuna dayanarak ayakta durmaya çalışıyordu. Enis Yosun’un ayağını ve hafifçe sızan kanı görünce, gözlerinin karardığını, midesinin bulandığını hissetti. Hiç ona göre şeyler değildi bunlar, çocukken aşı olurken bile az katmamıştı ortalığı birbirine!

“Of Allah’ım ya! Ne yaptın sen Yosun ya?!”

Sesi titremeye başlayan oğlan, kayanın birine yığılarak çöktü. Yosun Enis’in halini görünce, ayağının acısını bir kenara koyup, metin olmaya çalışan bir sesle, “Yok bir şey yok hadi Enis, alt tarafı deniz kestanesi” diyerek onu rahatlatmaya çalıştı ancak sızlayan ayağı kendini pek unutturacak gibi değildi.

Ömer tekneye vardığında midyeleri tenekeye boşalttı, havlusuyla kurulanırken bir yandan da gözleri sahildeki arkadaşlarındaydı.

“Ne yapıyorlar ki hâlâ orada?” diye mırıldandı kendi kendine, iki parmağını ağzına götürerek tiz bir ıslık çaldı kendisini duymaları için, bir taraftan da elini “Hadi gelin!” dercesine sallıyordu.

Kayanın üzerinde bayılmamak için elinden gelen her şeyi yapan Enis, Ömer’in ıslığını duyduğunda sanki ayağına deniz kestanesi batan kendisiymişçesine zorlanarak ayağa kalktı. Yine de yiğitliğine laf ettirmemek için, “Seni sırtıma alayım Yosun, sen yüzemezsin böyle!” dedi oğlan.

“Yok canım yüzerken sorun olmaz zannetmiyorum, üzerine basamıyorum sadece, kendim yüzerim…”

Kız gülümsemeye çalışıyordu, arkadaşının teklifinin ne denli içten olduğunun tüm kalbiyle farkındaydı.

Küçük Enes’in sesi, soluğu kesilmiş ve korkmuştu. Ürkek gözlerle Yosun’a ve abisine bakıyordu.

Yosun kayaların kenarından kendini suya bırakırken hissettiği acıdan biraz irkilse de bir an önce tekneye dönmek istiyordu, elinden geldiği kadar hızlı kulaç atmaya başladı, biraz gerisinde Enis ve Enes yüzüyorlardı.

Kız tekneye doğru yüzerken bir anda çakan şimşek ve gök gürültüsüyle sıçradı, kurşuni gri bulutların havada hızla döndüklerini o an fark etti.

“Galiba Kaptan haklıymış!” diye düşünen kızın aklında bir an önce kendini tekneye atmak vardı sadece.

Ömer’in, “Nerede kaldınız yahu?” diyen öfkeli sesini duyduğunda Yosun Ömer’i kızdırmış olduğunu bilse de ayağını artık bir yere uzatabileceği için rahatlamıştı.

Ömer teknenin kenarından Yosunu çekmek için eğilmişti, bir yandan da söyleniyordu.

“Geç kalmayın dedim o kadar… kesin yakalanacağız fırtınaya! Tahminimden daha hızlı hareket ediyor hava…”

Yosun tekneye çıktığında diğer ayağına ağırlığını vererek iki adım attı ve kendini küçük teknenin zeminine bıraktı. Yosun’un yüzündeki acıyı gören Ömer şaşkınlık ve telaşla “Ne oldu sana?” diye haykırdı, yere çömelmiş ve Yosun’un ayağını eline almış bakıyordu. Sadece kestane dikeni battığını göründüğünde biraz rahatladı oğlan, en azından kötü, dikiş gerektirecek bir kesik filan değildi.

“Ah be Yosun! Elli kere söyledim şu deniz kestanelerine dikkat edin diye, bari terliklerini çıkartmasaydın ayağından!”

“Ne bileyim görürüm bastığım yeri zannettim…”

Kızın sesi pişmanlık biraz da suçluluk doluydu, gözleri ise akmasın diye uğraş verdiği yaşlar…

 Ikına sıkına tekneye tırmanmış olan Enis, kardeşini de tekneye çemiş ve Yosun’un yanına gelmişti.

“Ömer bir tişört sarsak ayağına iyi olmaz mı?”

Enis kızın ayağına bakmamaya çalışıyordu.

“Pek bir faydası olacağını sanmam, sonuçta ayağının üzerine basmaması lazım, dikenler daha derine batmasın… kasabaya dönünce dedem onları zeytinyağı ile çıkartır.”

Ömer Yosun’un ayağına sıkıntılı gözleriyle bakarken omzuna düşen iri bir damlayla irkildi, atıştırmaya başlayan yağmur hiç de iyi bir haber değildi. Neredeyse gece gibi kararan hava, güzelim koyu bambaşka renklere boyamıştı. Şimdilik hafif, hafif esen rüzgârın biraz sonra oldukça kuvvetleneceği kesindi.

“Tekneyi burada bırakıp yürümeye kalkarsak Yosun için imkânsız. Çok uzaktayız kasabadan…” dedi Ömer saçını karıştırarak.

Oğlanın endişesi her halinden belliydi, hatta Enis şaşkınlıkla Ömer’in korkmuş bile olabileceğini düşündü.

“Dönüş yolunda gidebildiğimiz kadar gidip kasabaya yaklaşmaya çalışalım, Yosun’u ne kadar az yürütsek o kadar iyi olur…” derken dümenin başına çoktan geçmişti Ömer.

Buruna gelene kadar çok sorun çıkmamıştı, yağmur şiddetini arttırmış olsa da küçük koy, dalgalar ve rüzgâr için korunaklıydı. Burnu döndüklerindeyse büyük dalgalarla ve oldukça şiddetli bir rüzgârla karşılaşacaklarını biliyordu Ömer.

Daha önce böyle havalarda çok tekne kullanmıştı, ancak arkadaşları için hiç de hoş bir deneyim olmayacaktı, onların panik yapması da işleri daha zorlaştırabilirdi, hem sonra küçük Enes de vardı…

Sesini yükselterek arkadaşlarına seslendi Ömer, yüzüne yağmur ve rüzgâr vuruyor, konuşmasını güçleştiriyordu.

“Siz üçünüz ön tarafa geçin, teknenin burnunun kalkmasını önleriz, Enes yerde otursun, siz de sıkı sıkı tutunun, burnu dönünce, dalga ve rüzgâr çok zorlayacak bizi!”

Yosun ve Enes bir elleriyle yerde oturttukları Enes’i sağa sola savrulmasın diye omuzlarından tutarlarken, diğer elleriyle de küçük teknenin kenarlarındaki demirlere tutunmuşlardı.

Burnu döndüklerinde gerçekten de bir anda teknenin burnu havalandı ve sertçe yeniden indi, Yosun elinde olmadan çığlık atmıştı. Şiddetli rüzgâr ve yağmur yüzünden neredeyse gözlerini açamıyorlar, başlarını bile kaldıramıyorlardı. Ömer bir yandan arkadaşlarına sakin olmalarını söylüyor bir yandan da tekneye yaklaşan dalgaları elinden geldiğince uygun taraftan almaya çalışıp, teknenin dengesini sağlam tutmaya çalışıyordu.

Enis bu hiç ummadığı durumun şokundaydı hâlâ, denizde fırtınaya yakalanmanın eğlenceli bir macera olacağını düşündüğüne binlerce kez pişmandı ne açlığı kalmıştı ne yorgunluğu. Yüzü bembeyazdı ve sallantıdan midesi bulanıyordu. İstemese de sabah kahvaltıda yedikleri aklına geliyor, midesinden ağzına doğru yükselenleri büyük bir çaba harcayarak kontrol etmeye çalışıyordu.

Yoğun yağmurdan sırılsıklam olan çocuklar, sert rüzgârla üşüyorlar, titremekten dişleri birbirine vuruyordu. Yosun, üşümekten dudakları morarmış Enes’in başını okşayarak, korku dolu gözlerle etrafına bakan çocuğun kulağına eğildi “Merak etme Enes hiçbir şey olmayacak, az sonra karaya çıkacağız, korkma tamam mı?” dedi. Küçük çocuğu ürkütmemek için, elinden geldiği kadar neşeli görünmeye çalışıyordu.

Enis kardeşinin omuzunu biraz daha sıkı tuttu ve “Sakın merak etme, seni sırtımda bile taşır kıyıya çıkartırım” diye bağırdı, rüzgâr ve yağmurdan birbirlerini duymak çok zordu.

Yosun Enis’in sözlerinin gerçekliğini ve oğlanın endişesini hissetti. Uydurma kahramanlık hikayelerindeki abartıdan eser yoktu sesinde…

Ömer küçük tekneyi dalgalarda idare etmeye çalışırken ne kadar süre geçtiğinin farkında bile değildi, tek amacı tekneyi olabilecek en güvenli yere çekebilmek ve karadan kasabaya ulaşabilmekti. Yosun’u nasıl yürütebilecekleri konusunda ise henüz en ufak bir fikri yoktu! Her hâlükârda ormandan yürümek zorunda kalacaklar ve bu da kız için çok daha zor olacaktı ama şu an ilk yapılması gereken sağ salim kıyıya çıkabilmekti.

Tahminine göre Yosunların oturduğu eve karadan yedi, sekiz kilometre uzaklıkta olmalıydılar, uygun olan ilk yerde tekneyi karaya çekecekti Ömer. Yanlış hatırlamıyorsa biraz daha ilerde, dibi çakıl olduğu için yüzmeye pek gelmedikleri dar bir girinti vardı, Enis de kendisine yardım ederse tekneyi karaya itebilir ve oradan tırmanıp ormana geçebilirlerdi. Bir süre sonra o küçük girintiyi gördüğünde yanılmadığını anladı oğlan artık rahat bir nefes alabilirdi.

“Tekneyi buraya çekip, ormandan yürüyeceğiz.” diye seslendi arkadaşlarına. Karşısında sırılsıklam ve üşümüş arkadaşları korkuyla oturuyorlardı.

“Enis sen bana yardım edebileceksin değil mi, tekneyi alalım karaya.”

“Ayıp ettin, etmez olur muyum?”

Cesur bir sesle cevap vermeye çalışsa da Enis’in sesi biraz üşümekten biraz da korkudan olsa gerek titriyordu. Sertçe sarsılan teknede, bir kez daha öğürdü oğlan lanet ederek.

Denizin bu halini hiç ama hiç sevmemişti!

Ömer motorun gücünü düşürüp, teknenin burnunu yavaşça karaya çıkartıp oturttu. Hâlâ denizde olan kıç tarafına dalgalar vuruyor ve tekne kuvvetle sallanıyordu. Ömer hızla teknenin burun tarafından karaya atladı, teker, teker arkadaşlarının inmesine yardım etti. Yosun Enes’i de yanına alıp, sekerek bir kaya çıkıntısının altına doğru girdi, belki biraz da olsa yağmurdan uzak kalabilirlerdi. Yazın ortasında bu derece üşüyebileceklerini kırk yıl dursa düşünemezdi! Enes’e sıkıca sarılan Yosun onu da ısıtmaya çalışıyordu.

Ömer ve Enis tekneyi bütün güçlerini kullanarak karaya çekmeye çalışırlarken, ayaklarının altından kayan çakıllar işlerini zorlaştırıyor, dalgalar küçük tekneyi denize geri çekmeye çalışıyorlardı.

“Enis ben arka taraftan iteceğim, sen de önden asıl…”

Ömer yarı beline gelen köpürmüş denizde olanca gücüyle dalgalara karşı durmaya çalışarak tekneyi iterken, Enis de önden çekiyordu. Sonunda tekneyi kıyıya çıkartmayı başaran çocuklar, iyice sağlama almak için teknenin altını geri kaymaması için bulabildikleri büyük taşlarla beslediler.

Yosun ve Enes’in bulundukları kaya çıkıntısının altına gelen Ömer ve Enis bitkin bir halde yere oturdular.

“E? Şimdi ne olacak?” diye sordu Enis.

Sesi o kadar yorgun çıkmıştı ki kendi bile ne derece yorulduğunu o an anladı.

“Düşünmem lazım” dedi Ömer, “Ormanın içinden sahili takip ederek kasaba yönüne yürürsek Yosun’ların evine çok yakın bir yerden çıkabiliriz ama oraya kadar Yosun’u nasıl yürütebiliriz onu bilmiyorum…”

“Birinize dayanarak, hafifçe topuğuma abanıp yürüyebilirim ben…”

Dikkatsizliğinden dolayı kendini suçlu hissediyor, arkadaşlarının başını derde soktuğunu düşünüyordu. Sonuçta eğer ayağına deniz kestanesi batmamış olsaydı bu kadar zaman kaybedip fırtınaya yakalanmayacaklardı. Yakalansalar bile yürüme sorunu olmayacağı için onlara ayak bağı olmayacaktı.

“Gerçekten hepinizden çok özür dilerim, benim yüzümden başımıza geldi bunlar.”

Kızın sesi ağlamaklıydı.

“Özür dilenecek bir şey yok, sağ salim karaya çıktık en önemlisi şu anda bu” dedi Ömer kızın üzüntüsünü fark ederek.

Enis bir anda aklına gelen şeyle heyecanlanarak zıpladı.

“Telefonum! Telefonum Enes’in şortunun cebinde, tekneye binerken ona vermiştim oyun oynasın diye!”

 “Heyecanlanma fazla” dedi Ömer “Burada telefonun çekme ihtimali sıfır…”

Enes’in cebinden yine de telefonunu alıp kontrol eden Enis, ümitsizce geri oturdu.

“Haklısın hiç sinyal yok. Burada ölmezsek annem öldürecek zaten bizi, kesin…”

Ömer, “Ya tamam saçmalamayın ne ölmesi! Hadi kalkın…” diye çıkıştı Enis’e. “Yosun sen bana dayan, Enis sen de Enes’i sırtına al istersen, onun pek yürüyecek hali kalmadı, yola çıkalım. Tahminime göre ormanın içinde yağmurdan daha az etkileniriz. Hadi bakalım…” diyen oğlan arkadaşlarını sağ sa

Scroll to Top
Send this to a friend