Uzaktaki Denizin Mavisi

Bölüm 4 “Kim bilir belki de güzel bir yaz olur!”

Yosun, sabahın ilk ışıkları henüz yere düşmeye başlamışken, bahçedeki büyük dut ağacına asılı duran ip salıncakta öylesine, sallanmadan oturuyordu.

Gece bir süre arkadaşlarına mesaj yazmış, onlarla vakit geçirmişti, ancak Yosun’un onlar kadar çok anlatacak şeyi yoktu! Gizem’le Ayda’nın keyifleri yerindeydi belli ki! Hatta o kadar yerindeydi ki, Yosun’un mesajlarını gördükleri halde hemen cevap bile yazmıyorlardı! Gezdikleri yerlerden yolladıkları fotoğraflara bakılırsa gayet de eğlenceli bir tatil geçiyordu onlar için!

Yosun ise günlerini ki-henüz tatilin çoook başıydı ve geçecek çok gün vardı-genellikle evde, nadiren de sahile giderek geçiriyordu.

Bir kere akşam yemeği için kasabadaki balıkçıya gitmişlerdi, bir tek o gece fena geçmemişti. Anne ve babası keyifli, keyifli sohbet edip yemek yerlerken, Yosun balığının bir kısmını yiyip, geri kalanını da masaya oturduklarından beri yanlarından ayrılmayan kedilere yedirmiş, onlarla oynamıştı. Hele o sarı, karnı ve pati uçları beyaz olan öyle tatlıydı ki!

Kendini bildiğinden beri hayvan delisi olan Yosun, senelerdir annesine yalvarırdı köpek almak için ama annesi hep, “Bir gün bahçeli bir evimiz olursa söz! Ama apartman katında hayvancığa da yazık!” deyip itiraz ederdi.

“E peki kedi alalım o zaman!” dediğinde ise cevabı yine hazır olurdu.

“Kedinin dokuzuncu katta ne işi var Yosun Allah aşkına? Balkondan filan düşer, perişan oluruz hepimiz!”

Yosun da bu yüzden bir hayvan sahibi olma hayalini erteleyerek, sokaklarda kedi, köpek ne görürse hepsini sever, oynar, mama alıp onları doyurur hayvan özlemini böyle gidermeye çalışırdı.

Gece birkaç kasabalı komşu hoş geldiniz ziyaretine gelmiş, anne ve babası onlarla bahçede otururken Yosun da heyecanını kaybeden mesajlardan sıkılıp odasına uyumaya çıkmıştı. Ancak henüz saat erken olduğu için uyku tutmamıştı bir türlü. Yatakta oradan oraya dönerek uyuyabilmek için debelenirken, açık pencereden duyulan ağustos böceği sesleri sinirini iyice tepesine sıçratmıştı! Uykuya dalana kadar bu yazın çarçabuk geçmesi ve bir an önce şehirdeki hayatlarına geri dönmek için dua etmişti kız.

Yosun erken sabahın tatlı rüzgârında, yüzüne gelen saçlarını arkaya doğru savurdu sıkıntıyla. Aynı sinirle uyanan kız sabahın serin, hanımeli ve yasemin kokulu havası içinde ne kadar süre oturduğunu bilmiyordu, sanki bu kasabada zaman yoktu!

Geldiklerinden bu yana birkaç kez deniz kenarına gittiği halde şimdiye dek hiç yüzmediğini fark etti bir an Yosun.

Aslında denizden çok havuz alışkanlığı vardı, belki de o yüzden aklına hiç gelmemişti çünkü hem oturdukları sitenin açık ve kapalı havuzu vardı hem de ne zaman yaz tatiline gitseler, deniz yerine sıklıkla gençlerin ve çocukların toplandığı otel havuzlarını tercih ederdi kız.

Aslında hiç de fena fikir değildi yüzmek, büyük ihtimalle anne ve babasının uyanmalarına daha çok vakit vardı, şöyle bir yüzüp gelebilir, onlara kahvaltı için yetişebilirdi.

Doğruca içeri gidip fosforlu pembe mayosunu giyen Yosun, üzerine siyah bir tişört ve şort geçirdi, parmak arası terliklerini de ayağına giyip, saçlarını at kuyruğu yaptıktan sonra aşağı indi.

Küçük bir kâğıt üzerine “Ben yüzmeye sahile gidiyorum, kahvaltıya yetişirim.” yazıp bir de minik kalp çizdi. Annesinin kolaylıkla görebileceği mutfak tezgahının üzerine notu bıraktı.

Birbirlerine küçük notlar, resimler çizip bırakmayı ailecek çok severlerdi.  Küçüklüğünden beri en sevdiği, yatağa girmek üzereyken yastığının üzerinde bulduğu, annesinin ve babasının, bıraktıkları notlar, resimler veya minik hediyelerdi. “Dişlerini fırçalamadıysan hemen banyoya J”, “Tatlı rüyalar güzel kızım”, kâğıttan kesilmiş bir küçük melek veya kuş, renkli bir kalem, kokulu bir silgi…

Yosun her zamanki gibi yürüyerek gitmeye niyetlendiyse de daha sonra ev sahibinin kullanmaları için bıraktığı bisiklet geldi aklına. Eski ve paslı bir bisikletti ama babası birkaç kez onunla kasabadaki dükkâna alışverişe inebilmişti!

Gidip evin arkasından bisikleti aldığında, şehirdeki pırıl, pırıl nikelajlı, floresan yeşil bisikletinden ne kadar farklı olduğunu düşündü. Bununsa pastan ne renk olduğu bile belli değildi!

Bir an için tereddüt eden kız, yine de yürüyerek kat edeceği yolu şöyle bir aklından geçirince bu bisiklet bile daha konforlu geldi!

Sahile indiğinde gördüğü manzara aslında nefes kesecek kadar güzeldi. Sabahın erken saatlerinin dinginliğinde olan deniz gümüş rengindeydi. Havadaki martılar bile sanki bu sessizliği bozmamak için çığlık atmadan, sakince süzülüyorlar, pek de büyük olmayan kayıkhanenin önünde demirlemiş irili, ufaklı kayıklar, motorlu balıkçı tekneleri çarşaf gibi denizde kıpırdamadan duruyorlardı. Bir an için bu muhteşem ama bir o kadar da sakin manzarayı seyretti Yosun.

Biraz üşüyerek kendini suya bırakan kız doyasıya yüzdü. Ağzında denizin tuzlu tadını hissetmek, daldığında suyun dibinde gördüğü küçük balık sürüleri, güneşin suyun üzerinde parlaması kendini iyi ve canlı hissettirdi… bu şaşırtıcıydı.

Çıkıp kurulanan Yosun, havlusunun üzerinde biraz oturup kuruduktan sonra kıyafetlerini giymeye karar verdi. İşte tam o sırada denizin üzerindeki tek hareket olan, uzaktaki küçük balıkçı motoru dikkatini çekti. İçinde bir veya iki kişi vardı çok seçememişti. Kayık giderek sahile yanaşırken, “Bugünün de en heyecanlı olayı bu balıkçı teknesi!” diye alayla düşünürken, üzerini giyinmeye başlamıştı.

Artık yavaştan eve gitme zamanı gelmişti, kahvaltıya tam zamanında yetişecekti kız.

 Eski bisiklete binip, acele etmeden pedal çevirirken, “Yarın sabah yeniden gelirim belki diye…” düşünüyordu. Aslında buralarda birkaç arkadaşı olsa bu küçük kasabadaki hayat eğlenceli bile olabilirdi. Birlikte denize girebilirler, kasabaya gidebilirler, evlerinin tam arkasındaki ormanda küçük, eğlenceli yürüyüşler yapabilirlerdi… yaz da anlamadan geçip, giderdi.

Bu düşüncelerle pedal çeviren Yosun, bisiklet zincirinden gelen kötü bir sesle irkildi.  İnip baktığında paslı zincirin dişliden çıktığını gördü. Daha önce hiç bu kadar eski bir bisiklete binmemiş olan Yosun, çıkan zinciri nasıl takacağını da bilmiyordu.

Yere diz çökerek paslı ve yağlı zincire bakan Yosun hem bu işi beceremeyeceğini anladığından hem de dürüst olmak gerekirse ellerini yağa bulamak istemediğinden ümitsizce yere oturdu.

 “Ne oldu zincir mi çıktı?”

Arkasından duyduğu sesle sıçrayıp, dönen Yosun, uzun boylu, kumral bir delikanlı ve yaşlıca bir adam gördü. Ellerinde balık dolu kovalar olan ikili kızın yanına gelmiş duruyorlardı.

Yaşlı adam Yosun’a “Dur bakalım küçük hanım bir görelim şu külüstüre ne olmuş” diye yaklaştığında Yosun’un tedirgin hatta ürkek bakışlarını gören kumral oğlan kızı, “Korkma bizim kasaba şehre benzemez, burada en küçük bir kötülük gelmez başına…” diyerek rahatlatmak istedi. Gülümseyerek devam eden delikanlı, “Ben Ömer, bu genç delikanlı da dedem.” dedi.

Kumral oğlanın yüzündeki bembeyaz, içten gülümseme kızı az da olsa rahatlatmıştı.

Torununun ardından bu kez yaşlı adam abartılı bir reverans yaptı.

“Ben emekli Albay Fahrettin Halisoğlu. Memnun oldum hanımefendi!”

Ömer’in ve dedesinin sıcak, rahat tavırları karşısında üzerindeki tedirginliği biraz atan kız “Ben de Yosun…” diye cevaplarken sesinin ürkek ve çekingen çıkmasına yine de engel olamamıştı.

Daha fazla bir şeyler duymak istedikleri her hallerinden belli olan dede ve torun “Eee?” der gibi ona bakmaya devam ediyorlardı. Bunun üzerine Yosun, eliyle de söylediklerini desteklemek istercesine, evlerinin yönünü işaret etti.

“Kasabanın çıkışında, tam orman girişindeki beyaz evi tuttuk…”

 “Aaa! Tamam, İskender Bey’in evini tutanlarsınız siz. Biz kasabadaki dükkânın sahibiyiz, dün baban geldi alışveriş yaptı, eve gittiğinde Fahrettin Dede sana selam söyledi demeyi unutma, tamam mı?”

Yosun yaşlı adamın babasını ve ev sahibini tanıyor olmasından, güven veren sesinden ve yüzünden biraz daha iyi hissedip, huzursuzluğunu atmıştı.

O sırada Ömer dedesine baktı.

“Dede sen istersen eve devam et, annem balıkları bekler… ben de şu zincire bakayım, belki halledebilirim, arkandan gelirim ben de.”

Fahrettin Dede vedalaşıp uzaklaşırken, Ömer zinciri yeniden dişlilere takmaya çalışıyordu. Bir yandan da “Neydi adın?” diye sordu, muzipçe gülüyordu.

Yosun hafifçe kızarıp, başını yana eğerek cevapladı.

“Yosun dedim ya… adım Yosun”

“Yaz için tuttunuz herhalde evi?”

“Evet, üç ay boyunca buradayız.”

Kızın sesine aniden gelen sıkıntılı ton Ömer’in dikkatinden kaçmadı. Hâlâ yağlı kara içinde kalan elleriyle zinciri takmaya uğraşırken, belli belirsiz bir alayla kıza yeniden gülümsedi oğlan.

“Şehir hayatından sonra bizim buralar sıkıcı gelebilir sana.”

“Doğruyu söylemek gerekirse evet.”

Ömer’in sesindeki iğneleyen tonu sezen Yosun hafifçe sinirlenmişti.

“Hem kimseyi tanımıyorum hem yapacak şey bulamıyorum! Şehirde olsaydım şimdi neler yapıyor olurdum!” dedi kız huysuz bir tavırla.

Sonra bir anda sıcak güneşin altında, elleri yağa bulanmış, kendisi için uğraşan Ömer’e baktı yeniden Yosun.

“Sen nasıl zaman geçiriyorsun? Hiç mi sıkılmıyorsun burada?”

Sesi çok daha yumuşak çıkmıştı bu defa. Kendi sıkıntısının faturasını oğlana kesmek çok gereksizdi!

“Sıkılmaya vakit yok ki! Kışın zaten okul var, bizimkilere de yardım ediyorum… yazın dükkânın işleri, dedemle gördüğün gibi balık, yüzme, bazen arkadaşlar, geçiyor işte…” dedi oğlan terini silerek. “Bu arada bu zincir olmuyor, alet lazım. Elle takılacak gibi değil.”

Ömer ayağa kalkıp, yere koyduğu eşyalarını, temizce kalmış iki parmağıyla tutup, Yosun’a uzattı.

“Sen benim havlumla tişörtümü tut ellerim çok kirli, ben de bisikleti iterim.”

Sarışın kız ve kumral oğlan artık kavurmaya başlamış olan güneşin altında telaşsızca yürümeye başladılar.

Ömer ona kasabayı anlatırken, Yosun sessizce bazen de sorular sorarak onu dinliyordu. Geçen gece yemeğe gittikleri balıkçıdan bahsederken oğlan, Yosun ilk defa sesinde beliren heyecanla araya girdi.

“Ayy evet gittik oraya, bir kediler vardı görmen lazım! Sarı olanı kucağımdan indirmedim, o kadar tatlıydı ki!”

Ömer Yosun’un ilk defa heyecan gelen sesine gülerek karşılık verdi.

“Madem kedileri bu kadar seviyorsun, o zaman arada bizim dükkâna da gel istersen. Annemin kedisi doğurdu on gün önce, altı tane yavrumuz var.”

“Yaa inanmıyorum! Gerçekten mi? Yavruları sevebilir miyim? Şimdi geleyim mi?”

Ömer artık kahkahalarla gülüyordu bu, narin, şehirli kızın tepkisine.

“Yok, şimdi olmaz!” dedi Ömer biraz ciddileşerek. “Bizim dükkânın arka tarafında annemin kafesi var. Bu akşamüstü kalabalık olacakmış, annem hazırlıklarla çok yoğun olur şimdi mutfakta. Benim de anneme yardım etmem gerekiyor. Hem sen de rahat, rahat sevemezsin yavruları o telaşta ama yarın sabah gelirsen istediğin gibi seversin.”

“Hmm peki.” dedi Yosun hayal kırıklığıyla ama ardından yine merak ve neşeyle “Ne renk yavrular? Kaç dişi, kaç erkek yavru var?” diyerek sorularına devam etti.

Bahçe kapısına geldiklerinde kız yağlı kara içindeki Ömer’i içeri davet etti, sonuçta oğlan kendisi için o kadar uğraşmıştı güneşin altında…

“İstersen gel ellerini yıka içerde, bu ellerle tutarsan havlunu ve tişörtünü mahvedersin.”

Yosun’un babası Emir verandada gazete okuyordu, kapının minik çıngırağından gelen sesle başını çeviren adam Yosun ve Ömer’i gördüğünde önce “Günaydın!” diye oturduğu yerden seslense de sonra içi olmayıp, hemen yanlarına doğru geldi. Belli ki kızının yanındaki bu delikanlının kim olduğunu öğrenmek istiyordu.

Gülerek Yosun’a doğru, “Bu saate kadar yüzdün mü sen? Kahvaltıyı kaçırdın.” derken, bir yandan da meraklı gözlerle Ömer’e bakıyordu.

“Baba bu Ömer, kasabadaki dükkânın sahibinin oğlu. Bisiklet bozulunca Ömer’le dedesi bana yardım etmek için…”

Kız bir çırpıda sabah olanları anlattı.

Emir kızına yardım ettiği için Ömer’e sanki kendi yaşıtı bir yetişkine konuşur gibi, “Teşekkürler delikanlı, gerçek bir centilmensin… dedi. “İçeri gelmez misin? Soğuk bir şeyler ikram edelim sana.”

Ömer, “Çok teşekkür ederim, dükkâna dönmem lazım, geç bile kaldım ama ellerimi şuradaki çeşmede yıkayabilirsem çok sevinirim.” diyerek kapkara ellerini gösterdi gülerek.

Yosun’un babası ellerini içerde yıkaması için ısrar etse de oğlan üzeri çok kirli olduğu için içeri girmek istemedi.

Bahçedeki çeşmede temizlenip, Yosun’a ve babasına dönen oğlan, “Dediğim gibi yarın istersen gel kedileri sevmeye, biz dükkânı yedide açmış oluyoruz. Canın istediği zaman gel…” dedi.

Emir, “Hah tam oldu şimdi!” diyerek yüksek sesle gülmeye başladı “Kedi, köpek varsa Yosun’dan biraz zor kurtulursunuz bundan sonra!”

Yosun, “Baba yaa!” diye pembeleşmiş yüzüyle tepkisini gösterirken bir yandan da göz ucuyla Ömer’i süzüyordu.

Ömer, baba kızla vedalaşıp kasabaya doğru yürümeye başladığında, Yosun delikanlının arkasından bakmaya devam etti. Ne sınıfındaki erkek arkadaşlarına ne de kuzenlerine benzeyen bir çocuktu Ömer. Tamam, gerçekten hoş bir görünümü vardı, boyu, yapısı, yakışıklı yüzü filan ama başka bir şey daha vardı Yosun’un ilgisini çeken… belki kendine güveni, belki de rahat, kasıntı olmayan, doğal haliydi ilginç olan.

Ömer gözden kaybolana kadar arkasından baktı kız.

Tabii ki kedi yavrularını görmeyi çok istiyordu, bugüne kadar hiç on günlük yavrular görmemişti ama bu sıkıcı kasabada bir arkadaş edinebilme fikri de kesinlikle çok cazipti.

“Kim bilir belki de güzel bir yaz olur!” diye aklından geçirirken, yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı.

Scroll to Top
Send this to a friend