Uzaktaki Denizin Mavisi

Bölüm 2 “Kim ki şimdi bu kız?”

Ömer on beş yaşına göre oldukça fazla gelişmiş bir delikanlıydı. Emekli albay olan dedesi Fahrettin, gururla oğlanı şöyle bir tepeden tırnağa süzer, sonra da, “Sen henüz bebekken şehirden buraya gelip yerleşmeseydik, bu kadar boylu poslu olamazdın” derdi. “Yediğimiz içtiğimiz mis gibi, tazecik, soluduğun hava da öyle, e tabii böyle boyuna, boyuna gittin!”

Güneş ve tuzlu sudan rengi açılmış kumral saçları, ince, uzun atletik yapısıyla yakışıklı denilen çocuklardandı Ömer ama onun için fiziksel görünümü de üzerine ne giydiği de çok önemli detaylar değildi.

 Kışı kot pantolon ve kazak, yazı ise kışın eskiyen kot pantolonunu keserek yaptığı şort ve üç, beş tişörtle geçirirdi. Özgüveni yüksek, küçük yaşlarından itibaren üzerine çeşitli sorumluluklar almış bir delikanlıydı Ömer.

Bu küçük kasabanın azıcık nüfusu içinde çok fazla yaşıtı yoktu. Birçok aile, çocuklarının eğitimi için büyük şehirlere taşınmıştı, kalanların arasındaysa Ömer’in kafasına uyan iki arkadaşı vardı sadece, Ali ve Kerem…

Ali her yaz Almanya’da yaşayan teyzesine gider, üç ay boyunca orada kalırdı, doğal olarak Almancası oldukça iyi olmaya başlamıştı, zaten ilerde de turizm ile ilgili bir iş yapmayı istiyordu.

Kerem’e gelince, o aslında yazları her zaman burada olurdu. Ancak doğuştan yetenekli olan Kerem’i bir spor kulübü keşfedince, yaz kampına katılmak üzere Kerem de şehre gitmişti. Annesiyle birlikte bu yaz iki, üç ay kadar orada kalacaklardı.

Yazı arkadaşsız geçirecek olması Ömer’i çok da etkilememişti, yalnız zaman geçirebilmeyi, vaktini doldurabilmeyi çok küçük yaşlarda öğrenmişti. Tek çocuk olması bunda etkendi tabii ama öğretmen olan anne ve babasının onu yetiştirme şeklinin de bunda çok payı vardı.

Babasının tayini bu kasabaya çıktığında Ömer henüz 8 aylıktı ve gerçekten de dedesinin dediği gibi, Ömer bu küçük kasabada büyümüştü.

Babası atandığında, onun gibi öğretmen olan annesi de tayinini buraya aldırtmış ve daha sonra çok sevdikleri bu kasabada kalma kararı almışlardı. Onların ardından, dedesi ve büyükannesi de buraya göç etmişler, böylece tüm aile bu küçük balıkçı kasabasında toplanmıştı.

Emekli olduktan sonra ise tüm ailenin birlikte işlettiği bir dükkân açmışlardı, ama öyle böyle bir şey değil! Bu dükkânın içinde ne ararsanız bulabilirdiniz! Civar köylerden gelen mahsuller, balık ağları, oltalar, şehirden getirilen ve kasabalı hanımların pek bir beğendiği kıyafetler ve kumaşlar, kitap, müzik ve film CD’leri…

Dükkânın arkasındaki koca gövdeli yaşlı ağaçların koyu gölgesinde, güneşten korunan küçük, taş bir avlu vardı. Ömer’in annesi Güneş burayı sevimli bir kafe haline getirmişti.

Akşamüstleri kasaba halkı burada çay, kahve veya ev yapımı limonatalarını içer, annesinin yaptığı kek ve pastaları yerlerdi. Topu, topu yedi sekiz masa olan bu küçük avlu, dedesinin bakıp büyüttüğü çiçeklerle doluydu.

Dedesi Fahrettin beş sene önce ölen eşinin ardından kendini tamamıyla çiçeklere ve torununa vermişti. Yetiştirdiği her çiçeği çok sevdiği eşinin adıyla severdi.

“Sen çiçek mi verdin Meloş’um?”

“Su mu istiyormuş Meloş?”

Fahrettin Bey’in, Melahat Hanım’a hiç tükenmeyen sevgisiyle büyüyen çiçekler, her geçen sene bu taş avluyu daha da güzelleştiriyorlardı.

Çiçekleri kadar torunuyla da vakit geçirmekten hoşlanan yaşlı adam, Ömer’le balığa çıkmayı, ona eski anılarını anlatmayı ve birlikte eski filmleri seyretmeyi çok severdi.

Gary Cooper ve John Wayne’in siyah beyaz Westernlerini, Sadri Alışık’ın tatlı serseri hallerini, Ayhan Işık’ın zarif beyefendiliğini seyrederlerken dedesi çok keyiflenir, “Ah ah! Film bunlardı be Ömer, ne o şimdiki deli zıpır filmler!” derdi. “Artık teknolojinin yardımıyla filmlerde yapamadıkları yok, ama bu aktörlerin ötesine geçti, filmlerde sanat kalmadı!”

Ömer de gülerek cevap verirdi.

“İyi de dede, şimdi adamlar öyle filmler yapıyorlar ki, bir dinozor görüyorsun, harbiden gerçek gibi, eski filmlerde o goriller, dinozorlar veya uzay gemileri ne öyle? Kukla mı desem, karton mu desem! Kesin olan çok komik oldukları!”

Bu diyaloglar her film sonrasında yaşanır ve asla bir ortak noktaya varılamadan da biterdi.

Güneş, masaların üzerindeki kırmızı, beyaz kareli plastik örtüleri, her gün siler temizlerken, Fahrettin Bey de ağaçları ve çiçekleri sabah erkenden sulardı. Avlunun taş yerlerini yıkamaksa yazları Ömer’in, kışları ise babası Erkan’ın göreviydi.

Ömer kışın okul zamanı da yardım ederdi ailesine ama yazın çok daha fazla iş düşerdi üzerine. Ne de olsa yazları biraz turist gelirdi… bir de sezonluk ev tutan şehirliler, civardaki ormanlarda kamp yapmaya gelen üniversiteliler.

Ömer hem dükkânda babası ve dedesine yardım ederdi hem arka tarafta işler sıkıştığında annesine. Garsonluk yaptığı da olurdu, kasada durduğu da. Kolileri indirir, rafların yerleştirilmesine yardım eder, telefonla gelen siparişleri evlere veya kampçılara götürürdü bisikletiyle.

O gün de komşu köyden gelen yumurtaları babasıyla birlikte kamyonetten boşaltan Ömer, durup terini sildi. Kumral saçları başına yapışmış, şakaklarından aşağıya ter süzülüyordu.

 “Yumurtaları boşaltınca, gidip denize girsem olur mu baba?”

Oğlu gibi kan ter içindeki adam, “Olur, ama çok oyalanma. Sonra gelip annene yardım etmen lazım, gün mü bir şey varmış, akşamüzeri burada 10-15 hanım toplanacakmış. Tek başına annen idare edemez…” diye cevapladı.

Ömer işi bittiğinde nerdeyse gün ortası olmuştu bile. Delikanlı, küçük beyaz evlerin, bahçe duvarlarından daracık taş sokağa sarkmış begonvillerin arasından deniz kıyısına doğru yürürken, bir önceki yaz boş kalan iki katlı, beyaz eve baktı.

 Pencereler açılmış, birkaç yatak örtüsü havalansınlar diye olsa gerek pencereden aşağıya sallandırılmıştı. Annesi akşam yemeğinde, iki çocuklu bir ailenin sezonluk olarak bu evi tuttuklarını söylemişti. Dediğine göre Ömer’in yaşıtı on beş yaşında bir oğulları bir de dokuz yaşında iki oğulları vardı.

Sokağın sonundaki bir diğer iki katlı eve yaklaşırken oğlan, “Hah şimdi Hüsniye Teyze’ye yakalanırım!” diye aklından geçirdi ve geçirmesiyle de açık olan ikinci kat penceresinden, şişman, akça pakça, yaşlı bir kadın adeta fırladı!

 “Nereye, yüzmeye mi? İşini bitirdin mi dükkânda? Yeni mal gelmiş diyorlar, geldi mi?”

Ömer hep merak etmişti, Hüsniye Teyze’nin ne tür bir radar kullandığını!

Belki yüz bininci kez, “İnsan hiç mi kaçırmaz nefes alan herhangi bir canlıyı?” diye hayretle düşündü Ömer. Sonra derin bir nefes alıp, “Evet Hüsniye Teyze yüzmeye, evet işlerim bitti ve evet yeni mallar geldi” diye gülerek cevapladı.

“Eh iyi yavrum iyi… aman çok açılma denizde!”

Yeniden içeri çekilen Hüsniye Teyze’nin sönen merakı, şarj olmak üzere beklemeye alındı.

Yaşlı kadının kasabada duymadığı, bilmediği hiçbir şey yoktu, yoldan geçen kimseyi kaçırmaz, hepsiyle de sohbet ederdi. Kötü bir niyeti olmadığını herkes bildiği için, kasaba halkı bu meraklı, yaşlı kadını severdi.

Kocası Atıf Amca ise karısının aksine oldukça sessiz, sakin, neredeyse dünya ile tüm ilişkisini kesmiş, hayatın zevkini denizde ve balıklarda bulan sıskacık bir adamdı. Atıf Amca’yı ya denizin ortasında balık tutarken bulurlardı ya da kendi gibi kasabanın yaşlılarıyla otururken… herkes sohbet edip tavla oynarken, o sadece dinler, seyreder, eğlenceli bir durum olduğundaysa ağzındaki eksik dişleri göstere, göstere kahkaha atardı.

Ömer, Atıf Amca’nın sesini belki de sadece gülerken duymuştu bugüne kadar!

Ya Hüsniye Teyze Atıf Amca’nın sessizliğinden bu kadar çok konuşur olmuştu ya da Atıf Amca karısından hiç konuşma fırsatı bulamadığı için böyle bir sessizliğe bürünmüştü.

Bu sorunun cevabını kasaba hiçbir zaman bulamamıştı!

Birbirine benzer beyaz evlerin olduğu, bol çiçekli, dar taş sokaklardan deniz kenarına inen Ömer, havlusunu kayaların üzerine bırakırken etrafına baktı. İşte tam o sırada uzakta yürümekte olan uzun sarı saçlı kızı fark etti. Daha önce kasabada hiç görmediği bu kız da yeni yazlıkçılardan biri olmalıydı.

Kızın kim olduğu çarçabuk önemini yitirdikten sonra başını güneşin altında pırıldayan denize çeviren Ömer, kendini bu davetkâr, buz gibi tuzlu sulara bıraktı.

Scroll to Top