Uzaktaki Denizin Mavisi

13.Bölüm “Misafir beklemiyordum”

Işığa doğru yürümeye başlayan çocuklar, karanlığın içinden üzerlerine doğru hamle yapan dev cüsseli Dart’ın bir ayı homurdanmasına benzeyen sesiyle oldukları yerde donup kaldılar.

Ama en azından doğru yere geldiklerini artık biliyorlardı!

Ömer en kısık sesiyle fısıldadı.

“Sakın ani hareket yapmayın…”

Dart tam karşılarında oturmuş, değil onlara hareket izni vermek nerdeyse nefes bile aldırmıyordu. Kısa ve sertçe havlayarak sahibine seslenen Dart kendi dilinde topraklarına yabancıların girdiğini haber veriyordu.

Çok iyi eğitildiği için çocuklara saldırıp zarar vermemişti ancak tek bir adım daha atmalarına da izin vermiyordu. Koca köpeğin havlamasının ardından karanlığın içinde Demir Bey de göründü, elinde bir fener vardı ve kimin geldiğini görmek için fenerin ışığını onlara doğru tutuyordu.

Sakin bir sesle önce Dart’ı susturan adam tek bir komutla köpeğini eve yolladı, sonra aynı sükûnetle çocuklara döndü.

“Kayıp mı oldunuz çocuklar? Ne oldu?”

Yosun adamın etkileyici sesini hemen hatırlamıştı. Ömer Demir Bey’in tuttuğu fenere doğru bakarken elini gözlerini ışıktan korumak için siper yaparak öne doğru bir adım attı.

“Demir Bey ben Ömer, kasabadan… babamı tanıyorsunuz, dükkânın sahibi Erkan.”

Adam gözlerini kısarak biraz daha dikkatli baktı Ömer’e.

“Evet tanıdım seni delikanlı.”

Yaşlı adam arkasını dönüp yürümeye başladığında, eliyle çocuklara beni takip edin dercesine bir hareket yaptı.

“Hadi ne duruyorsunuz hâlâ? Yürüsenize…”

Önce tedirgin gözlerle birbirlerine bakan çocuklar daha sonra sessizce bu sert karakterli, adama itaat ettiler.

Kapısı açık duran ahşap kulübeye geldiklerinde Dart’ı kapıda otururken buldular. Sahibini ve çocukları gören Dart yerinde hafifçe kımıldansa da Demir Bey’in “Sakin!” diye emreden komutuyla yeniden durdu.

Kulübeden içeri giren çocuklar yumuşak, sıcak bir ışıkla aydınlanmış büyükçe bir odayla karşılaştılar. Odanın sol tarafı mutfak, ortası ise oturma alanıydı. Yaz olduğu için ateşi yanmayan şöminenin her iki tarafındaki raflarda, yüzden fazla kitap vardı. Çok rahat görünen kanepeler, yorgunluktan perişan olmuş çocukları bekliyor gibiydiler.

Köşede, yerde duran müzik setinden kısık sesle çalan müzik, bir kovboy filmini andıran ortama çok uyuyordu. Sağ tarafta görünen iki kapı ise büyük ihtimalle banyo ve yatak odasına açılıyordu.

Yosun dikkatlice etrafına bakınırken kulübede televizyon olmadığını biraz da şaşkınlıkla gördü. Üstlerinden yerlere damlayan suyu fark ettiğinde huzursuz olan Yosun, ayağıyla yerdeki ıslaklığı kurulamaya çalıştı.

Kapının önünde bekleyen çocuklara aldırış etmeden odalardan birine giren adam, elinde iki büyük havluyla geri döndü. Renkleri solmuş havlulardan birini Yosun’a, diğerini de Enes’e doğru atan yaşlı adam aynı sert ses tonuyla neredeyse buyurdu.

“Kurulanın, hasta olacaksınız yoksa… sadece iki havlum var yalnız, sırayla kurulanırsınız artık.”

Çocuklar kurulanırken ortadaki büyük odun sehpanın üzerine dumanı tüten dört fincan çay koyan adam kendi fincanını da alıp şöminenin önündeki tek koltuğa oturdu.

“Otursanıza ne duruyorsunuz orada?” diye adeta çocukları azarlayan adam, neden öylece ayakta durduklarını anlamayan gözlerle bakıyordu.

Dört çocuk aynı kanepeye sıkış, sıkış oturdular. Ürkek gözlerle Demir Bey’i seyrediyorlardı.

Yaşlı adam “E? Anlatın bakalım ne oldu?” diye sorduğunda cevap vermek için en cesur olan Ömer çıktı.

“Demir Bey ailelerimize haber vermemiz lazım, yanımızdaki telefon sinyal almadığı için arayamadık. İzin verirseniz arkadaşlarım burada sizinle kalsınlar, Yosun’un ayağında sorun var yürüyemez, Enes de çok küçük ve yorgun. Ben kasabaya gidip hem durumu anlatayım hem de yardım getireyim” dedi oğlan aceleyle durumu özetleyerek.

Demir Bey tek gözünü kısarak dinlediği Ömer’in sözü bitince, kafasını öne eğdi, elini gür beyaz saçlarının arasından şöyle bir geçirdi.  

“Olmaz öyle şey, bu fırtınada sen de yürüyemezsin tek başına.”

Yaşı adam konuşurken, Yosun onun sert yüzünde bir an olsun bir yumuşama gördüğüne yemin edebilirdi.

“Buralarda cep telefonu kullanmak imkânsız, bende uydu telefonu var, oradan arayıp haber verin ailelerinize, sonra da ben sizi kamyonetle kasabaya bırakırım.”

Adamın uydu telefonu olduğunu duyan Enis’in gözleri büyümüştü. Yavaşça diziyle Yosun’u dürttü. “Ben sana dedim, ajan bu adam” diye fısıldadı ancak kızın kendisini sertçe geri dürtmesiyle sustu.

“Burada elektrik nasıl var ki?”

Enes çocuksu, saf haliyle konuşurken aslında hepsinin aklındakini sormuştu.

“Jeneratör…”

Tek bir kelimeyle cevap veren Demir Bey gidip uydu telefonunu getirdi. Ömer evi aradığında neredeyse çalmadan annesi açtı telefonu, sesi ağlamaklıydı.

“Anne?”

Neredesiniz be oğlum? Öldük burada hepimiz, bütün kasaba seferber sizi arıyor hatta dedenle baban bu fırtınada sizi denizde aramak için kayıkhaneye doğru yola çıktılar az önce!”

“Anne ara onları hemen gitmesinler bir yere… biz iyiyiz merak etmeyin, hepimiz Demir Bey’in evindeyiz, birazdan kasabaya getirecek bizi… sen herkesi arayıp haber ver, anlat durumu.”

Çok şükür Allah’ım, çok şükür!”

Telefonu kapatıp, diğerlerini de haberdar etmek için numaraları arka arkaya arayan Güneş’in düşündüğü tek şey çocukların hepsinin güvende ve sağlıklı olmasıydı.

“Ayağına ne oldu?” diye sordu Demir Bey Yosun’a, sanki gerçekten de ilgileniyormuş gibi çıkmıştı sesi.

“Önemli değil, deniz kestanesine bastım.” dedi nazikçe Yosun.

Hiçbir şey söylemeden gidip mutfaktan zeytinyağı ve oldukça kuvvetli bir el feneri getiren adam, Enis’e feneri verdi.

“Fenerin ışığını arkadaşının ayağına tut bakalım, dikenleri rahatça görebileyim…”

Yosun’un ayağını alıp önce cımbızla temizlenebilecek gibi olanları temizledi, iyice dibe batan iki, üç tanesinin de etrafını yumuşak hareketlerle zeytinyağı ile ovdu adam.

“Bu ayağını her gün sıcak suda beklet, sonra annen veya baban o bölgeyi benim yaptığım gibi zeytinyağıyla ovsunlar, birkaç gün içinde tüm dikenler derinin üzerine çıkar, onları da cımbızla yine temizlersiniz.”

Canı çok acısa da Yosun belli etmemeyi başarmıştı. Öte taraftan yaşlı adamdan hiç ummadığı bu yumuşaklık kızı çok şaşırtmıştı.

“Teşekkür ederim…”

 “Aç mısınız?”

Yaşlı adamın sorusuna tombul bedeniyle atlayan Enis cevap verdi.

“Hem de nasıl!”

Kırışık, yanık tenli yüzünden belli belirsiz bir gülümseme geçen yaşlı adam yavaşça ayağa kalktı, uzun boyuna rağmen tüm hareketleri zarifti.

“Benimki de soru mu? Elbette açsınız!”

Mutfaktaki tahta dolapları açıp kapatmaya, çocuklara yemeleri için bir şeyler aramaya başlayan Demir Bey elinde iki paket cips ve bir paket kuruyemişle döndü.

“Misafir beklemiyordum, sadece bunları bulabildim. Siz bunları atıştırırken yağmur da belki biraz sakinler, sonra da sizi evlerinize bırakırım…”

Beyaz saçlı adam, çocukların sanki dünyanın en güzel yiyeceğiymiş gibi cipsleri ve hafif bayatlamış kuruyemişleri yemelerini seyrediyordu.

 “Burada yol yok ki! Nasıl kamyonetle gideceğiz?”

Tüm çocuksu saflığıyla soruyu soran Enes’ti.

“Arka taraftan ana yola kadar, benim açtığım bir patika var, oradan ana yola çıkıp, kasabaya götüreceğim sizi…”

Yosun, yaşlı adamın her hareketini izliyor, sert ifadesini ve ses tonunu dikkatle inceliyordu. Adam özenle yumuşamamaya, kasaba sakinlerine gösterdiği sert tavırlarını çocuklara karşı da korumaya çalışıyor gibiydi.

Ağzına bir tane daha cips atan Yosun, etrafını ve adamı seyretmeye, incelemeye devam etti. Tek başına, köpeğiyle yaşayan bir adam için ev oldukça düzenliydi bir kere. Kulübenin her bir köşesi değerlendirilmişti, duvarlarda ve raflarda bol, bol çerçeveli, genelde siyah beyaz fotoğraflar vardı. Yosun uzaktan detayları seçemiyordu ama çoğunda bir adam, kadın ve bir çocuk vardı.

Tek başlarına kadının veya çocuğun da fotoğraflarının olduğu çerçeveler vardı. Yosun bu fotoğrafların, Demir Bey’in ailesine ait olduğunu düşünürken, onların nerede olduğunu merak etmeden duramıyordu.

Gecenin sessizliği içinde derinden duyulan motor sesinin de jeneratöre ait olduğunu tahmin etti kız. “Tabii…” diye düşündü “Ormanın ortasındaki bu kulübeye elektriği de suyu da ancak kendi imkanlarıyla getirmiştir…”

“Tamam mısınız? Gidelim mi?”

Demir Bey’in sesiyle daldığı düşüncelerden sıçrayarak ayrıldı Yosun.

“Ben hazırım!”

Telaşla cevaplayan kız sanki adam aklından geçenleri anlamış gibi kızardı.

Çocuklar kalkıp gitmek üzere kapıdan çıkarlarken, Enes koşarak geri döndü ve masanın üzerinde kalan yarım paket cipsi de alıp tekrar yanlarına geldi. Belli ki ufak çocuk hala doymamıştı… Enis’in sert bakışlarına aldırmadan da yemeye devam etti. 

Yaşlı adam kamyonetin anahtarlarını almaya gittiğinde Yosun da kapının hemen yanında asılı duran fotoğrafı inceliyordu.

Herhalde uzun seneler önce çekilmişti fotoğraf… genç, yakışıklı ve yine yanık tenli bir Demir Bey vardı, yanındaysa kızıl saçlı, beyaz tenli, güzel bir kadın… kucağında da minicik bir bebek.

Demir Bey kolunu yanındaki genç kadının omzuna atmıştı. Kadının kucağındaki bebek ince, dökümlü, üzerinde hayvan motifleri olan mavi bir battaniyeye sarılıydı.

Sebebini bilmese de Yosun’un içi hüzünle doldu. Yaşlı adam artık fotoğrafta görünen hayatından çok, çok uzaklarda kalmış gibiydi sanki…

Başını çevirdiğinde Ömer’in de aynı fotoğrafa baktığını gördü, hiçbir şey söylemeden her ikisi de başlarını çevirdiler.

Uzun boyu ve çevik adımlarıyla yanlarına döndü Demir Bey.

“Hepiniz öne sığışmak zorundasınız çocuklar, ufaklığı da biriniz kucağına alsın.”

O arada sahibinin komutu ile Dart da kamyonetin arkasına atlamış heyecanla yola çıkmayı bekliyordu.

Ömer Demir Beyin yanına, ortaya Enis ve en sona da Yosun kucağında Enes’le birlikte kapının yanına sığışmıştı.

Kamyonetin motoru gürültüyle çalıştı. Ahşap kulübenin yanından uzanan, biraz insan gücüyle, biraz da zaman içinde kamyonetin gidip gelmesiyle açılmış yola doğru hareket ettiler.

Çocuklar o sırada kulübenin arkasında, karanlıkta duran büyük konteyneri fark ettiler. Ömer, jeneratörün burada olduğunu tahmin etti ayrıca koyu gölgeler içinde seçebildiği kadarıyla büyük bir su deposu da vardı.

Sarsılarak yol alan kamyonet, gecenin kör karanlığında ana yola çıkana kadar çamurlu zeminde patinajlar atarak, hafifçe arkası savrularak ilerledi. Eski olmasına rağmen güçlü bir motoru vardı. Doğa şartlarına göre uyarlanmış olan araç uzun zamandır Demir Bey’in olmalıydı.

Yosun sallanmaktan yeniden uykuya dalan Enes’in başını sağa sola çarpmasın diye tutuyordu. Gecenin koyuluğunda ilerlerlerken dışarıyı seyreden kız bir yandan da fotoğraflarda gördüğü kadını ve çocuğu düşünüyordu.

Enis ortada sıkışmış olmanın verdiği rahatsızlıkla şikâyet etmek istese de bu aksi adamdan çekindiği için sesini çıkarmadan oturmuş, önlerinde uzanan sadece kamyonetin farlarıyla aydınlanan yolu seyrediyordu.

Yağmur hafiflemiş ama tamamen bitmemişti, hâlâ ön cama damlalar düşüyor, görüntüyü bulanıklaştırıyorlardı.

Ana yol göründüğünde hepsi de rahat bir nefes aldılar, en azından artık sarsılmayacaklar ve çok daha çabuk yol alabileceklerdi.

Asfalta çıkmalarından çok kısa bir süre sonra kasaba ayrımını gösteren yol tabelasını gördüler.

Ömerlerin dükkânının olduğu küçük meydana geldiklerinde fırtınanın şiddetinden tüm kasabada elektriğin kesik olduğunu gördüler. Neredeyse tüm kasaba halkı ve aileleri ellerinde fenerlerle onları bekliyorlardı. Ömer’in annesi çocukların sağ ve salim olduğunu haber verdikten sonra, üçer, beşer çocukları aramaya çıkan guruplar, aileler geri dönüp meydanda toplanmış ve hep birlikte Demir Bey’in çocukları getirmesini beklemeye başlamışlardı.

Demir Bey kamyoneti kalabalığın önünde durdurdu.

Yosun hafifçe Enes’e dokundu.

“Enes geldik eve, uyan hadi.”

Yosun kamyonetin kapısını açtığında esneyerek uyanan Enes araçtan ilk çıkan oldu. Peşinden teker, teker Yosun, Enis ve Ömer indiler.

Çocuklar aileleriyle buluşurken hem öfke hem mutluluk vardı. Bir yandan şükredip çocuklarına sarılan aileler öte yandan da başlarına gelenlerden dolayı çocuklara kızgınlardı.

“Ah Ömer ah! Bir de denizden anlar geçinirsin, ömrümden ömür gitti be oğlum!”

 Fahrettin Dede hem söyleniyor hem de sımsıkı sarıldığı torununun saçlarını okşuyordu.

Yosun, başı annesinin göğsünde onun konuşmasına izin vermeden özür üstüne özür diliyor, her şeyin ayağına batan deniz kestanesi yüzünden olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Sonunda ailesine kavuşmuş olmanın verdiği güven ve annesinin kollarında olmanın rahatlığıyla uzun süredir tuttuğu gözyaşları da sicim gibi akmaya başlamıştı.

Şule elinde kırış, buruş olmuş olmuş kâğıt mendille durmaksızın çektiği burnunu siliyordu, gözleri ağlamaktan şişmiş ve kızarmıştı.

“Bakın bakalım perşembe günü babanız gelsin ne oluyor görelim!”

Kadın ağlamaklı sesiyle tehditler savuruyor, önlerinde bekleyen günlerin hangi cezalarla dolu olacağını haykırıyordu. Üstelik oğlanların babaları da burada değildi! Şule her zamanki gibi yaşanan bu olayla da tek başına uğraşmak zorunda kalmıştı!

Enis ve Enes ise sessizce annelerini dinleyip, yorumsuz kalmanın en güvenli seçenek olduğunu düşünüyorlardı.

Demir Bey’in hâlâ kamyonette beklemekte olduğu ilk olarak Ömer’in babasının dikkatini çekti. Erkan doğruca kamyonetin yanına gitti. Hiç olmazsa doğru düzgün bir teşekkür etmeliydi adama.

“Size nasıl teşekkür etsek Demir Bey, buyurmaz mısınız bir kahvemizi için en azından…”

Kısa bir bakıştan sonra yaşlı adam o soğuk ve mesafeli, gür sesiyle, “Ben bir şey yapmadım, onlar zaten sağ salim bana kadar geldiler, biraz dinlendiler, ben de alıp buraya getirdim, büyütecek bir şey yok.” Dedi. “Kahve için vaktim yok teşekkür ederim. Saat geç, hava kötü…döneyim ben artık.”

Erkan üsteleyecek gibi olduysa da adam kamyonetin motorunu çalıştırıp dönmek için manevra yapmaya başlamıştı bile.

Scroll to Top
Send this to a friend