Uzaktaki Denizin Mavisi

Bölüm 7 “Ne arkadaşı yaa!!”

Yosun hâlâ eski ve paslı ama artık tamir edilmiş bisikleti evin arkasından aldı, bahçe kapısından çıkarken çiçekleri sulayan annesine ve internet üzerinden bir toplantı yapmakta olan babasına el salladı. Şortu, tişörtü, içine giydiği mayosu ve sırt çantasıyla gitmeye hazırdı.

Son bir haftadır her gün Ömerlerin dükkânına gidip, mutfakta oğlanın annesine biraz yardım ediyor, yavru kedileri doyasıya seyrediyor ve Fahrettin Dede’nin ilginç hikayelerini dinliyordu. Ömer’in de işi bittiğinde çoğu zaman değişik koylara yüzmeye gidiyorlar, bazen de avluda kalıp nefis kek ve limonata eşliğinde oradan, buradan çene çalıp, vakit geçiriyorlardı.

Bu sıkıcı kasabada Ömer, kız için güzel bir sürpriz olmuştu. Artık geçmek bilmeyen uzun yaz günleri çok daha eğlenceli olmaya başlamıştı. Annesi ve babası da bu durumdan oldukça memnunlardı. Oflayan, puflayan, asık yüzüyle kendini oradan, oraya atan Yosun gitmiş, daha enerjik, neşeli bir Yosun gelmişti, bu da onları çok rahatlatmıştı.

Ömer’in güven veren tavrı da elbette onları etkilemişti. Üstelik geldikleri ilk günden beri alışveriş için gide gele tanıdıkları, oğlanın sıcakkanlı ailesini de çok sevmişlerdi. Yosun’u gönlünce vakit geçirebilmesi için huzurla bırakabiliyorlardı.

Henüz çok sıcak bastırmadığı için dükkâna nispeten kolay vardı Yosun. Artık gelmeye alıştığı bu sevimli dükkânın ve avlunun her köşesini biliyordu. İçeri girdiğinde her sabah olduğu üzere Ömer’in babası Erkan’ı bulmaca çözerken buldu.

“Günaydın Erkan Amca!”

“Günaydın Yosun!” diye seslendi Erkan. “Eski Mısır’da güneş tanrısı, iki harf?”

“Bu çok kolay oldu…” diye kahkaha attı kız. “Tabii ki Ra!”

Sabahları Yosun içeri girdiğinde hep aynı şeyi yapıyorlardı. Ömer’in babası ona bilmecesinden bir şey soruyor eğer bilemezse cevabı söyleyip ertesi gün soruyu tekrarlıyordu. “Bravo sana!” diyerek güldü Erkan.

“Arkadalar hepsi… Ömer’in de tembelliği üstünde bu sabah haberin olsun!”

Cıvıl, cıvıl “Tamam! Görüşürüz Erkan Amca” diye cevapladı ve dükkânın arka tarafındaki avluya doğru koştu kız.

“Günaydın!” diye şakıyarak avluya giren Yosun’u Ömer, annesi ve dedesi her zamanki sıcak ve gürültülü halleriyle karşıladılar. Güneş yanlarında biraz oturduktan sonra mutfağa dönerken, “Bugün yardıma ihtiyacım yok Yosuncum siz ne isterseniz onu yapın, Ömer’in de çok işi yok zaten. Sabah baktım da deniz çarşaf gibiydi… bence bol bol yüzün bugün siz, kışın çok arayacaksınız bu günleri!” dedi.

Fahrettin Dede de gazetesini alıp okumak için kendi köşesine gittiğinde, Ömer Yosun’a döndü.

“Bir tek meyve sularını raflara yerleştirmem lazım sonra yüzmeye gideriz.”

Sonra aklına bir şey gelmişçesine yeniden kıza dönen Ömer, “Şu sana bahsettiğim yeni gelen çocuğu da çağırsak mı, ne dersin?” diye sordu.

Kız umursamazca omuzlarını silkeledi.

“Benim için fark etmez, çağıralım istersen… kim bilir hem belki kafa çocuktur.”

Ömer’in yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı. “Bak ondan pek emin değilim işte!”

“Neyse…” dedi Yosun, “Hadi ben de yardım edeyim de sana bir an önce bitirip yüzmeye gidelim.”

Yosunla birlikte dükkân tarafına geçen Ömer kızın da yardımıyla kasalardan aldığı meyve sularının bir kısmını raflara, bir kısmını da soğutucuya kısa sürede yerleştirdi.

Çocukların işlerini bitirdiklerini gören Erkan, “Siz çıkın çocuklar, yapacak başka bir şey yok bugün.” dedi.

Dükkândan çıkan Ömer ve Yosun taş yokuştan aşağıya, Enislerin evine doğru yürümeye başladılar.

“Kimmiş, nasıl bir çocuk?”

Aslında laf olsun diye sormuştu kız, çok da merak etmiyordu doğrusu.

“Hmm Enis mi? Sessiz ve suratsız! Ama annesi dün biraz ısrar etti açıkçası ayıp olur çağırmazsak ama Enis gelir mi gelmez mi orası belli değil işte. Kendi bilir valla! Bir de küçük kardeşi var, komik bir ufaklık.”

Kapıyı çaldıklarında Şule açtı. Çocukları görünce yüzü ışıldayan kadın, “Girin çocuklar girin içeriye, ben hemen sesleniyorum bizimkilere…” dedi aceleyle, sanki Ömer’in ve Yosun’un beklemeyip gitmelerinden çekiniyordu!

Çocuklar kapının ağzında Enis’in aşağıya inmesini beklerlerken Şule de gözü kapıdaki çocuklarda, beşinci defa yukarı sesleniyordu!

“Ben en iyisi yukarı çıkıp çağırayım.” diyen Şule hızlı adımlarla basamaklara yöneldi.

Kadın çocukların odasına girdiğinde o çok alışık olduğu manzarayla karşılaştı. Her iki oğlan da kulaklarında kulaklıklarla kendilerini oyuna kaptırmışlar, odaya girdiğinin farkına bile varmamışlardı. Hızlı hareketlerle iki oğlanın da kulaklıklarını peş peşe çıkartan Şule, “Hiç laf istemiyorum, derhal aşağıya iniyorsunuz, arkadaşlarınız geldi kapıda bekliyorlar…” dedi. Arkasından, “Ya ne arkadaşı yaa? Anne yaa…” diye bağıran Enis’e dönüp bakmadan basamaklardan aşağıya yeniden hızla inmeye başlamıştı bile.

“Hep böyle şeyleri oyunun en önemli yerlerinde yapmak zorundasın değil mi anne!!” diye isyan etti Enis, ancak annesinin “Enis, aşağı dedim…” diyen sesini duyunca kendi kendine, “Ne arkadaşı yahu? Benim okulda bile arkadaşım yok doğru düzgün, burada ne arkadaşı…” diye söylenerek, tatsız ve mutsuz tavırlarla aşağı indi.

Verandaya açılan kapının önünde uzun boyu ve yanık teniyle sinir bozucu Ömer, yanında ise tanımadığı sıska, sarışın bir kız duruyordu. İsteksizce tel kapıyı açıp, donuk bir sesle “Ne var, ne oldu?” diye sordu. Neredeyse düşmanca tavırlarından, gelenlerin yüzüne kapıyı çarpmak istediği apaçık belliydi.

Ömer oğlanın tutumundan hiç de etkilenmişe benzemiyordu, her zamanki canlı haliyle, “Selam Enis. Bak bu Yosun, onlar da yeni taşındılar buraya. Biz yüzmeye gidiyoruz, sen de gelir misin diye sormaya geldik.” dedi.

Enis oyunundan geri kalmanın verdiği sıkıntı ve kızgınlıkla “Yok, yok sağ ol, siz gidin benim işim var…” diyerek Ömer ve Yosun’u başından savmaya yeltenirken annesi jet hızıyla araya girdi.

“Aaa harika bir fikir… hem Enes’i de yanınıza alırsınız, durun ben kek de yapmıştım, onu da sarıp, vereyim yersiniz…” diye adeta haykırdı.

Enis “Ama anne…” diyecekken de öyle bir bakış atıp, dişlerinin arasından “Yeminle o bilgisayarı çöpe basarım!” diye konuştu ki Enis sadece yutkunmakla kaldı. Göze alınamayacak kadar büyük bir riskti bu!

Ama oyunu bırakmanın yanı sıra bir de Enes Efendi çıkmıştı başına.

“Anne bari Enes gelmesin yaa!”

Oysa Enes başına şapkasını takmış, tombul ellerinin birinde havlusu diğerinde kek, hazır bekliyordu. Enis giderse evde tek başına annesiyle kalma fikri hiç de cazip değildi!

Şule arkalarından, “Dikkatli olun, Enes size emanet çocuklar. Enis telefonun hep açık olsun oğlum!” diye seslenirken, çocuklar yürümeye başlamışlardı bile.

Bolca sardunya ve mavi yaseminli bir evin önüne yaklaşırlarken, Ömer sessizce gülerek, çocuklara fısıldadı.

“Şimdi Hüsniye Teyze cama çıkacak bakın, ondan geriye saymaya başlayın, sıfırı bulmadan çıkar görürüsünüz!”

Gerçekten de dörde kadar ancak geri saymışlardı ki Hüsniye Teyze ve soruları pencereden fırladılar.

“Nereye Ömer? Hava güzel tabii yüzmeye herhalde! Arkadaşların kim? Oğlanlar Güzin Hanım’ın evine taşınanlar mı? Bu kızcağızımı bilemedim, İskenderlerin evine de taşınmış birileri dedilerdi, siz misiniz yavrum?”

Ömer her zamanki gibi sabırla yukarıdaki kadına doğru gülümsedi, yüzüne düşen parlak güneşten gözleri kısılmıştı.

“Günaydın Hüsniye Teyze, evet yüzmeye gidiyoruz, evet Güzin Teyzelerin evine taşınan Enis ve Enes ve evet İskender Amcaların evine taşınan Yosun…”

“İyi yavrum iyi, dikkatli olun aman!” dedikten sonra içeri çekildi meraklı, yaşlı kadın.

“Hüsniye Teyze her şeyi herkesten önce duyar ve bilir ama nedense tekrar, tekrar sorup, bildiklerinin doğruluğundan emin olmak ister.”

Ömer konuşurken gülüyordu ama senelerdir kadını tanımanın verdiği bir anlayış da vardı sesinde.

Yosun zor duyulur bir sesle kıkırdarken omuzları sarsılıyordu ancak ne Hüsniye Teyze ne de Ömer’in anlattıklarıyla ilgilenmeyen Enis ve taş sokaklarda takılıp tökezlememek için tüm dikkatini yürümeye odaklamış olan Enes, konuşmalara dahil olmadan sadece Ömer ve Yosun’u takip ediyorlardı.  

İlk 15 dakikadan sonra kardeşler yorgunluktan ve sıcaktan bayılacak hale gelmişlerdi. “Daha ne kadar yürüyeceğiz yaa?” diye sordu küçük Enes soluk soluğa.

“Yoruldum ben!”

“Beş dakika daha! Çok az kaldı” diye cevaplarken Ömer, sanki başka bir iklimde başka bir ısıdaymışçasına enerjik, canlı ve neşeliydi.

Yosun da ona oldukça ayak uydurmuşa benziyordu. Sekiz, on adım geriden gelmekte olan Enis ve Enes ise ter ve çaba içinde onlara yetişmek için uğraşıyorlardı.

 Sonunda dik bir kayalığa geldiklerinde, Ömer sırayla hepsinin elinden tutarak aşağıya, deniz kıyısına indirdi onları. “Merak etmeyin iniş her zaman çıkmaktan zordur, yukarı tırmanmak sorun olmaz geri dönerken” dese de Enis hiç de emin değildi bu konuda.

Aşağıya indiklerinde kendilerini küçücük bir koyda buldular. Sanki sadece onlara ait özel bir sahil gibiydi, üstelik diğer taraflar gibi denizin dibi çakıl da değil incecik kumdu.

Ömer ve Yosun hemen kıyafetlerinden kurtulup mayolarıyla kaldıklarında, Enis’le Enes oturacak bir yer bulma derdindeydiler. İki oğlan da kan ter içinde ve yorgun, nefes nefese etraflarına gölge bir yer bulmak için bakınıyorlardı.

“Bir tane bile gölge yer yok, ölürüz güneşten burada!”

Enis’in huysuzluğu sesine de yansımıştı.

Yosun hemen atlayıp, “E hadi girin siz de denize, ne bekliyorsunuz ki? Hepimiz ısındık, yüzüp serinleyelim biraz.” dedi.

“Yok siz girin biz oturacağız…” diyerek Enis en aksi haliyle kardeşine döndü, Enes ise kararsız gibiydi.

Abisini dinleyip oturmalı mı yoksa Ömer ve Yosun’la denize mi girmeliydi? Hava öylesine sıcaktı ki karşısında mavi ışıltılarla parlayan deniz o an için dünyanın en cazip şeyi gibi görünüyordu gözlerine. Tuzlu suyun sessiz ve serin kokusu bile küçük çocuğa iyi gelmişti.

Enis’in yüzündeki ifadeden aklındaki sorunun cevabını alan çocuk çaresiz onun yanına oturdu, bir yandan da elleriyle yüzünü kapatmaya çalışıyordu, başındaki şapka sıcağı engelleyemiyor, güneşse kavurmaya devam ediyordu.

Ömer ve Yosun koşarak kendilerini serin sulara bıraktılar, birbirlerine su atıyor, kahkahalarla gülüyorlardı. Enis sıkıntıyla oflayıp kafasını diğer yana çevirdi. Masmavi sularda gülüp, oynayan çocukları görmeye tahammül edemiyor gibiydi.

Enes, “Biz de girsek denize Enis yaa, çok sıcak, ben çok ısındım” dedi usulca, adeta yalvararak.

Hışımla kardeşine dönen oğlan, “Git gir yaa bana ne! Ne yaparsan yap, boğulma sadece! Boğulursan bir de annemin azarını çekemeyeceğim!” diye haykırdı.

Abisinin tepkisiyle hevesi iyice kaçan Enes sessizce, suda oynayıp kahkahalar atan Ömer’i ve Yosun’u izlemeye devam etti. Belli ki onlar eğleniyorlar ve serin suyun tadını doya, doya çıkarıyorlardı.

Yosun daldığı sudan çıktığında sahilde asık suratıyla, put gibi oturan Enis ve güneşin altında ter dökerek kumda vakit geçirmeye çalışan Enes’i gördü. Enis huysuz bir tipti belliydi ama ufaklık sevimliydi. Küçük çocuğun haline acıyan kız kıyıya doğru seslendi.

“Eniis, gelsenize su çok güzel, o kadar iyi geldi ki anlatamam!”

Enis cevap vermek yerine sadece eliyle “Hayır” anlamına gelecek bir işaret yaptı ve aynı şekilde oturmaya devam etti.

Bunun üzerine Yosun koşarak kıyıya çıktı ve avuçlarına deniz suyu doldurarak, Enis’in şaşkın bakışları altında suyu oğlanın başına döktü, bir yandan da “Hadi inat etme Enis yaa!” diye gülüyordu.

Enes abisinin fena halde afallamış ifadesine kahkahalarla gülüp debelenirken, Enis biraz şaşkınlık daha fazla da kızgınlıkla bağırdı.

“Ya ne yapıyorsun yaa!”

Yosun’un ardından Ömer de kıyıya gelip, denizden çocukların oturduğu yere doğru elleriyle su atmaya başladı. Sırılsıklam olan Enis “Yok artık! Yeter ama!” diyerek tombul gövdesinden beklenmeyecek bir çeviklikle yerinden fırladı ve o da Ömer’e ve Yosun’a su atmaya başladı. Belki de bu enerji kızgınlığından doğmuştu!

Bu cılız, sıska kızın onu apansız yakalamış olmasına çok bozulmuştu, zaten Ömer’e sinir olmak için fazladan bir sebebe de ihtiyacı yoktu. Oğlanın nefes alması bile yetiyordu!

Enes ise bu durumdan hoşnut, gülüyor ve kendinden büyük çocukların arasında ezilmemeye çalışarak, elinden geldiği kadar diğerlerine su atıp bu çok eğlenceli bulduğu, serinleten oyunun merkezinde olmaya çalışıyordu. Yosun ve Ömer kâh kıyıya çıkıyor, kâh denize kaçıyor, bir yandan da kahkahalarla gülüp, kırk boğa gücündeki (!) Enis’le baş etmeye çalışıyorlardı.

Enis’in kıyafetleri sırılsıklam olmuş, gözlük camlarından aşağıya sular süzülüyordu. Oğlan kabul etmek istemese de zorla ıslanmış olmak ferahlatmıştı. Gururunu bir kenara koyacak olsa kendini tamamıyla bu tertemiz soğuk sulara bırakabilirdi aslında!  

Nefes nefese kalan oğlan sonunda yavaşladı ve durdu. Gözlük camlarını ıslak tişörtüyle temizlemeye çalıştıktan sonra kardeşine döndü.

“Tamam yeter bu kadar, eve gidiyoruz…”

Yüzüne yeniden asık, mutsuz ve şikayetçi ifadesini yerleştirmişti.

Beklemedikleri bu sevimsiz tepki yüzünden donup kalan Yosun ve Ömer öylesine bakakaldılar Enis’e.

O ana kadar çok eğlenmiş olan Enes ise abisinin yaptığına anlam verememişti, sesi titreyerek “Ama Enis!” dedi, sanki en sevdiği oyuncağı elinden alınmış gibiydi.

Enis kardeşine ve diğer iki çocuğa baktı, bir tarafı aslında burada kalıp diğerleriyle eğlenebileceğini söylerken, diğer yanı gururunu ayaklar altına almadan eve dönmeleri gerektiğini söylüyordu.

“Bir şartla kalırım.” dedi Enis, başını dimdik tutmuş, inatçı bir sesle konuşuyordu.

“Beni öyle zorla suya sokmaya filan kalkmayacaksınız, laubalilikten hiç hoşlanmam ben!”

Yosun, “Eğer bana kızdıysan özür dilerim… niyetim seni kızdırmak değildi. Gerçekten! Hep beraber oyun oynarız diye düşünmüştüm.” Kız kendini suçlu hissediyordu.

Enis umursamazca omuzlarını silkti ve ukala bir tavırla, “Hem zaten ben istersem üçünüzle birden baş edebilirim, sadece canınızı yakmak istemiyorum!” dedi.

“Sen bilirsin kardeş!” dedi Ömer. “Bizde zorlama yok, ne zaman istersen o zaman gir denize. Hani hava sıcak, su da güzel diye biraz şakalaşalım dedik… yapmayız bir daha.”

Bu Ömer denen oğlanın her şeyi bilen, sanki kendilerinden çok büyükmüş filan gibi halleri Enis’i gerçekten sinir ediyordu, belki de bir ders vermek gerekiyordu bu zargana kılıklıya!

Enis önce gider gibi yaptı sonra bir anda Ömer’e dönüp, “Ejderhaların baş düşmanı Enis geliyoooor!” diye bağırdı ve koca cüssesiyle oğlanın üzerine atladı. Gafil avladığı oğlanı denize düşürdü yeniden, bir yandan da zafer kahkahaları atıp “Nasıl indirdim seni ama?” diyordu.

Yosun kısa bir an için tatsız bir kavga çıkacağından korksa da hem Ömer’in bu saldırıyı neşeyle karşılaması hem de Enis’in öfkesinin tamamen bir güç gösterisinden ibaret olduğunu anlaması kızı rahatlattı. Belli ki kızların pek de anlayacağı cinsten bir şey değildi bu durum…

Neşelerine tekrar kavuşup, gülmeye, oynamaya, atlayıp, zıplamaya kaldıkları yerden devam etti çocuklar.

Enis itiraf etmekten hoşlanmasa da Ömer ve Yosunla eğlenmeye başlamıştı, öyle ki Enes bile gözüne fazla batmıyordu!

Kim bilir, Ömer belki de tahmininden daha az sinir bozucuydu, kız zaten sakin, neşeli, uyumlu bir tipti. Enes ise sanki abisine inat gayet ılımlı ve problemsiz davranıyor, Yosun’un dibinden ayrılmıyordu.  

Uzunca bir süre sonra artık denizde yorulan çocuklar, havlularının üzerinde, yere oturdular. Ömer şaşkınlıkla ilk izleniminde sessiz ve suratsız olarak tanımladığı Enis’in düşen çenesini dinliyordu!

Enis yerine gelen güveni ve abartılı tavırlarla oynadığı bilgisayar oyunlarını öyle komik ve gerçekmişçesine anlatıyordu ki gören onu daha henüz savaştan çıkmış, yüzlerce ejderhayı etkisiz hale getirip, bir o kadar da düşman askerini yenmiş bir savaşçı zannederdi. Oğlansa hiç olmadığı kadar ilginin merkezi olmaktan memnun, oyun ve teknoloji bilgisiyle yeni arkadaşlarını etkilemekten gururluydu.

Şakalaşmalar ve gülüşmeler arasında Enes, “Ben acıktım, annemin kekini yiyelim mi?” diye sordu diğerlerine.

Deniz hepsinin karnını acıktırmıştı. Enis hemen o yetişkinlere özgü tavrıyla keki sarılı olduğu kâğıttan çıkardı, annesinin önceden dilimlediği keki arkadaşlarına ikram etti.

Enes ise o arada Ömer ve Yosun’a dönüp kıkırdayarak fısıldadı.

“Şimdi Enis yok artık diyecek görürsünüz! Çünkü kesin diyet kek yapmıştır annem…”

 Gerçekten de Enis ilk ısırığı aldığında yüzünü buruşturup, “Yok artık! Anne yaa!” diye haykırdığında, diğerleri Enis’in yüzünün girdiği hale gülüyorlardı.

Kepekli undan yapılmış, neredeyse şekersiz, bu tuhaf kek bile açlıktan mideleri kazınan çocukların hoşuna gitmişti. Gerçi sevmeye, sevmeye en çok Enis yemişti kekten ama her birine büyük birer parça düşmüştü yine de!

Yosun hayretle saati fark ettiğinde, diğerlerine döndü.

“Beşe gelmiş saat, hadi gidelim. Daha yol yürüyeceğiz o kadar…”

Eşyalarını toparlayıp, biraz yorgun ama hâlâ neşeli eve dönüş yolunu yürümeye başladılar.

 “Enis, Yosun sabahları bize gelir, genelde dükkânda biraz oyalanıp sonra yüzmeye filan gidiyoruz, sen de gelsene…”

Ömer konuşurken küçük Enes’in gözlerindeki endişeyi fark etti, bunun üzerine hemen devam ederek “Ama Enes olmadan olmaz tabii!” dedi ve küçük çocuğa göz kırptı gülerek.

Enis, “Hmm bakalım, belki geliriz, duruma bağlı…” diye cevapladı, kendini ağırdan satmak hoşuna gitmişti.

O akşamüstü hepsi de evlerine döndüklerinde yorgun ama mutluydular. Ömer dedesiyle avluda sohbet ederken küçük Enes’in sevimliliğini anlatıyor, Enis’inse o aksi, somurtuk halinin altında çok eğlenceli bir karakter olduğunu söylüyordu. Yosun anne ve babasına, Enis’in ejderha hikayeleriyle nasıl eğlendiklerini anlatırken, Enis de iki katlı beyaz evde annesine, Ömer’i denizde nasıl alt ettiğini gösteriyor, Enes’in Yosuna nasıl hayran, hayran baktığını taklit edip Enes’i çıldırtıyordu.

Odasına yarım kalan savaşına dönmek üzere merdivenlere yöneldiğinde bir kez daha annesine seslendi Enis.

“Yarın da çağırdılar… pek zannetmiyorum ama bir ihtimal gidebilirim de yani. İlla Enes de gelsin dediler… neyse hadi ben yukarı çıkıyorum biraz!”

Şule oğlunun arkasından bakarken, ertesi gün Enis’in yeni arkadaşlarıyla tekrar buluşacağına adı gibi emindi, üstelik Enes’i de yanına alacaktı, biliyordu. Çünkü uzun zamandır Enis’i bu kadar kendine güvenli, mutlu hatta enerjik görmemişti!

Scroll to Top
Send this to a friend