Uzaktaki Denizin Mavisi

Bölüm 10 “Onun adı Dart”

Uzun yaz günleri dolu, dolu geçerken hepsi de hayatlarından memnundu. Ara sıra Yosun yaz tatilinin sonunu düşünüyor ve içini hüzün kaplıyordu.

Burada geçirdiği günler şehirdeki hayatından farklı olsa da yeni arkadaşlarını çok sevmiş, onlarla birlikte yaptığı her şeyden keyif alır olmuştu.

Enis bile oyunlarını artık sadece akşam eve döndükten sonra oynuyordu. Sabah erkenden kalkıp dükkâna geliyor, yardım ediyor ve bundan hiç gocunmuyordu.

Küçük Enes her sabah o kadar erken kalkamasa da kalkar kalkmaz o da soluğu orada alıyor, elinden ne kadar gelirse yardım ediyor, bazen de Fahrettin Dedeyle çiçekleri suluyordu.

Elbette Ömer de mutluydu, yeni arkadaşlarıyla her zamankinden değişik bir yaz geçiriyordu ve hiç şikâyeti yoktu bu konuda, hatta Yosun ve Enis yaz sonu evlerine döndüklerinde onları ne kadar özleyeceğini düşünüyordu, bir de küçük Enes vardı elbette!

Enes, Ömer için hiç sahip olmadığı küçük kardeşi gibi olmuştu. Onun zaman, zaman yaptığı huysuzlukları, tüm gücüyle kendilerine ayak uydurma çabasını, küçük elleriyle şişeleri raflara dizmek için verdiği uğraşı, sevimli tombul yüzünü çok özleyecekti.

Yosun o sabah uyandığında tembel, tembel gerindi yatakta. Dün akşam ayrılırlarken, Ömer bugün babası ile birlikte şehre gitmek zorunda olduğunu söylemişti. Onlar dükkân için şehirden mal getirirlerken, dedesi de dükkâna göz kulak olacaktı.

Enis bunu duyduğunda o her zamanki komik, bilmiş haliyle, “Sen merak etme kardeşim…” demişti Ömer’e, “Ben sabah erkenden yine gider dükkâna Fahrettin Dede’ye yardım ederim, gözün arkanda kalmasın!”

Ömer yüzündeki muzip gülümsemeyi saklamaya gayret ederek “Sağ ol Enis, çok büyük bir yardım bu!” demişti. Oysa hepsi de Fahrettin Dede’nin dükkânı onlarsız da idare edebileceğini gayet iyi biliyorlardı.

Ömer ve babası topu, topu sabah gidip akşam döneceklerdi zaten ama yine de kimsenin Enis’in yardımına itirazı olmazdı.

 Öte taraftan Güneş de Yosun’a bugün için yardıma ihtiyacı olmadığını söylemişti, bir iki arkadaşı da ziyarete geleceği için kadın onlarla vakit geçirecekti, kaldı ki bir gün öncesinden bir sürü kek, tart, kurabiye ve börek çeşitleri yapmışlardı.

Uzun zaman sonra Yosun’un hem dükkâna gitmeyeceği hem de arkadaşlarından ayrı geçireceği ilk gündü bugün.

Yosun önce sabah gidip yüzmeyi düşünse de sonra bu fikrinden vaz geçti, arkadaşları olmadan yüzme fikri artık çok sıkıcı geliyordu artık ona.

Tembel hareketlerle kalkıp, üzerini giyinen Yosun aşağıya indiğinde annesini kahvaltı hazırlarken, babasını ise bilgisayarda gazete okurken buldu. Mutfaktan tabak, çatal ve bıçakları alıp bahçe masasına kahvaltı sofrasını kuran Yosun bir yandan da annesiyle konuşuyordu.

“Ya bir garip hissettim anne şimdi, bizimkiler de yok! Ömer şehre gidiyor bugün Erkan Amcayla, Enis, Fahrettin Dede’ye dükkânda yardım edecek, Güneş Teyze de bana gelme dedi arkadaşları gelecekmiş, zaten dün bir sürü şey hazırlamıştık birlikte… anlayacağın ben kaldım böyle!”

“E sen de Enis’le git yardım et o zaman Fahrettin Bey’e” diye cevapladı annesi bahçeden koparttığı domatesleri dilimlerken.

“Enis yardım edecek Fahrettin Dede’ye! Bana gerek kalmıyor yani. Hem adamcağızın ayağının altında Enis yeter de artar bile!” diye kıkırdadı kız.

“Neyse canım ben bulurum yapacak bir şeyler” diye ilave ettikten sonra Yosun annesinin tabağa koyduğu bahçe domates ve salatalıklarını da masaya götürdü.

Kahvaltıları bittiğinde Yosun masayı toplamaya yardım ederken, babası yeniden ancak bu kez çalışmak üzere bilgisayarının başına döndü.

Füsun bulaşıkları yıkarken Yosun da onunla sohbet etmeye devam ediyordu.

“Aslına bakarsan benim de çok işim yok bugün Yosun… ne dersin anne kız şöyle bir yürüyüşe çıkalım, ağaçların, ormanın tadını çıkaralım mı beraber!”

Yosun’un da hoşuna gitmişti bu fikir. Yukarı odasına çıkıp ayağına rahat spor ayakkabılarını giyindi. Atkuyruğu saçlarını şapkasının arkasından çıkartıp sarkıttı, şortunu, tişörtünü bir kez daha düzeltti ve hazırdı.

Koşarak aşağıya indiğinde annesi de işlerini bitirmiş, o da spor ayakkabılarını giyiniyordu.

Evin bir yerlerinden de bir sepet bulmuştu.

“Dur bakalım, bakarsın değişik çiçekler filan bulursak, toplarız…”

“Pek sanmıyorum ama nasıl istersen…” diyerek güldü Yosun.

Füsun, “Emir, biz Yosunla ormana yürüyüşe çıkıyoruz, bir iki saate geliriz…” diye içeri doğru seslendi.

“Aman ayılara dikkat edin!”

Füsun, “Hadi Allah aşkına ayıymış, yürü Yosun çıkalım biz!” diyerek cevapladı, sesinden Emir’i hiç de ciddiye almadığı belliydi.

Yosun, anne ve babasının devamlı birbirlerine bu şekilde takılmalarına çok alışık olduğu için gülerek onları izliyordu.

Anne kız evden çıkıp sıcak sabah güneşinde yürümeye başladılar. Kiraladıkları ev neredeyse orman ve kasaba arasında bir sınırdı.

Kısa sürede evin arka tarafından ormana ulaştıklarında, güneşin yerini koyu, serin bir gölge aldı. Kalın ve uzun ağaçların yaşlarını tahmin etmek oldukça güçtü, kesin olan tek şey çok uzun seneler boyunca orada olduklarıydı.

Yosun başını kaldırdığında gökyüzünü yaprakların ve dalların arasından güçlükle seçebilmişti. Bazen çok yükseklerde kanat çırpmadan sessizce süzülen büyük kuşların çığlıklarını duyuyorlardı. Bu kuşlar ne Füsun’un ne de Yosun’un bildiği türlere benzemiyorlardı. Kuş sesleri duyulmadığındaysa, sadece anne kızın adımlarının altında kuru dal ve yaprakların çıtırdayarak kırılması sessizliği bozuyordu.

Yosun hiç bu kadar fazla yeşil tonunu bir arada görmediğini düşündü, dalların arasından süzülen güneş ışıkları neredeyse sihirli bir görünüm yaratıyordu, sanki her an bir yerlerden bir orman perisi uçuverecekti!

Ağaç diplerindeki küçüklü, büyüklü mantarlarsa o kadar değişiklerdi ki annesi bile onca botanik bilgisine rağmen birçoğunu tanımıyordu.

Yosun tutmuş kayalardan fışkıran eğrelti otları, değişik renk ve kabuklu ağaç gövdeleri, yüksek dallara dolanıp, aşağılara kadar sarkan türlü sarmaşıklar, suluboya bir resim gibi uyum içindeydiler.

Ağaçların altında yürürken ormanın ısısıyla kasabanınki arasında en az beş derece fark olmalı diye düşündü Yosun. Ormanın serinliğinin yanı sıra, kendine has toprak, nem ve bitki karışımı bir de kokusu vardı.

Daha önce Ömer, Enis ve Enes’le kasabadan ormanın girişine kadar yürümüş olsalar da buralara kadar hiç gelmemişlerdi. Genellikle ağaçların sıklaşmaya başladığı alana kadar gelip, oradan geri dönerlerdi.  Yosun ilk defa bugün annesiyle birlikte ormanın derinliklerine kadar yürümüş ve gerçekten büyülenmişti.

Bir süre daha yürüdükten sonra Füsun bir anda durdu ve parmağını dudaklarına götürerek Yosun’a da susmasını işaret etti, bir süre daha dinledikten sonra gülümseyerek, “Duyuyor musun su sesini?” diye sordu.

Kadın Yosun’un da sesi ayırt etmesini bekledi. Kız gerçekten de uzaklardan akan bir su sesi duymuştu. Annesiyle birlikte sesin geldiği yöne doğru gitmeye başladılar. Suyun giderek yaklaştığını duyabiliyorlardı.

Biraz daha yürüyen anne kızın karşılarına çıkan koyu yeşillikler içinde, kayaların çevrelediği nerdeyse büyükçe bir havuz boyutlarındaki gölün manzarası nefeslerini kesti!

Tepedeki daha büyük kayalardan akan su göle iniyor ve suyun serinliği adeta tenlerinde hissediliyordu.

“Sanki filmlerdeki gibi anne!” diye küçük bir çığlık attı Yosun.

Füsun da kızı gibi hayret ve hayranlıkla izliyordu karşılarına çıkan bu yemyeşil vahayı.

“Tatlı su mu acaba?” diye sordu Füsun. “Bak kayalardan geliyor, yer altı suyu olabilir”

Yaklaşıp ellerini suyun içine soktuklarında Yosun, “Ah buz gibi, içmek istiyorum!” diye kıkırdadı.

“Sakın ağzına alma ne olur ne olmaz, bilmiyoruz, başımıza bir iş getirmeyelim” diye Füsun kızını uyardı tedirgince.

“Yine de elimizi yüzümüzü yıkayabiliriz ama, sorun olmaz herhalde” diyerek yüzünü avuçlarına aldığı suyla yıkayan Füsun, kayalardan birine oturup bacaklarını uzattı.

“Hiç böyle bir şeyle karşılaşacağımızı tahmin etmemiştim Yosun”

Kadın hâlâ hayretler içindeydi.

Yosun da annesinin yanına, kayaya oturmuştu. Uzun saatler boyu yürümüşler, yorulmuşlardı. Burada dinlenmek o kadar hoşuna gitmişti ki kızın, bu film sahnesi gibi yerden ayrılmak istemiyordu.

“Bizim çocuklara da anlatacağım burayı, onlarla da mutlaka gelmeliyiz…”

Annesi cebinden çıkardığı telefonuna bakıp sonra da Yosun’a doğru hafifçe salladı.

 “Telefon çekmiyor burada, başınıza bir şey gelirse ne olacak sonra, kim gelip bulacak sizi?”

Füsun’un tedirgin sesine, “Ömer varken bize bir şey olmaz anne sen merak etme!” diyerek umursamadan güldü Yosun. Büyük bir güvenle konuşmuştu.

Küçük gölü çevreleyen kayaların arkasından gelen yaprak hışırtılarıyla irkilen anne kız bir anda sustular. Onlara doğru ağır, ağır yaklaşan biri veya bir şey vardı, üstelik çıkarttığı seslere bakılırsa oldukça da iri gövdeliydi.

Yosun bir an için “İster misin babam haklı çıksın ve bu yaklaşan bir ayı olsun!” diye düşündü ancak kendisi de bunun saçma olduğunu biliyordu.

Büyük ağaç gövdeleri ve yaprakların oluşturduğu siyah gölgenin içinde beliren cüsseyi Yosun hemen tanıdı.

Gelen Demir Bey’in köpeğiydi.

Yüzünü çevreleyen boz tüyleri, ucu siyah kulakları, bol tüylü gövdesi, havada gururla duran kalın, uzun ve kıvrık kuyruk tanınmayacak gibi değildi!

Annesi korkudan donmuş halde, “Yosun hiç kıpırdama, sesini de çıkarma…” diye fısıldadı usulca.

Yosun daha önce köpeği görmüş ve ne denli eğitimli olduğunu biliyor olsa da bu kadar büyük bir köpekten korkmamak mümkün değildi.

Kız annesinin yanında sessizce otururken, köpek de onları fark etmişti. Tüm vücudu yay gibi gerilen köpeğin tek ayağı havaya kalkmış, kafası öne doğru uzamış, güzel kahverengi gözleri Yosun ve annesine kitlenmiş, burun delikleri genişlemişti. Büyük kafasındaki koca yanakları, derin soluklarla inip kalkıyordu. Sanki tek bir ani hareket, hayvanı harekete geçirecek gibiydi.

Yosun ve annesi kıpırdamadan köpeğin bir an önce sıkılıp gitmesine dua ederlerken, arkalardan bir yerden keskin bir ıslık, sonrasında da “Dart!” diye seslenen Demir Bey’in sesi duyuldu.

“Demek adı Dartmış!” diye düşündü Yosun.

Dart ise kulaklarını dikip bir an duraksadıktan sonra, bir aslan gibi geldiği yöne geri koşarak ağaçların arasında kayboldu.

Füsun ve Yosun aynı anda bir süredir tuttukları nefeslerini bıraktılar.

“Öldüm korkudan yemin ederim!” dedi Füsun, sesi hâlâ korkudan titriyordu.

“Ben kasabada görmüştüm onu, Demir Bey diye bir adamın köpeği” dedi kız. Sanki köpeği daha önceden görmüş olması annesini rahatlatacaktı!

Zaten kendi sesinin de titrediğini fark eden Yosun, bunun pek de işe yaramayacağını düşündü. Füsun bacaklarının dermanı gitmişçesine zorla ayağa kalktı.

“Hadi Yosun hadi, kalk gidelim bir an önce eve. Yeminle titriyorum hâlâ, nasıl yürüyeceğim bilemiyorum.”

Mümkün olduğunca hızlı yürüyerek eve geldiklerinde Yosun ve annesi sakinleşmiş, korkuları dinmişti. Füsun kızına dönerek “Ben duşa giriyorum…” diyerek banyoya doğru yöneldi. Yosun ise doğruca bahçedeki dut ağacına asılı salıncağa giderek oturup, cep telefonunu çıkarttı.

Annemle ormanda yürüyüş yapmaya gittik bugün ve Demir Bey’in köpeğini gördüm orada! Dartmış adı köpeğin, seslenirken duydum” yazarak Ömer ve Enis’e mesaj yolladı.

İlk cevap bir iki dakika sonra Enis’ten geldi.

Yok artık!”

Enis’in cevabını daha önceden tahmin etmiş olduğu için kıkırdayarak yeniden cevapladı Yosun.

Valla! İnanmazsan anneme sor. Nerdeyse saldıracaktı bize ama sonra arkadan adam ıslık çalıp köpeğe seslendi o da koşarak geri gitti

Vay be! Olaya bak

Dükkânda işin bitti mi?”

Yarım saate biter, niye ki?”

Bize gel diye…

Ya zaten yoruldum Yosun, nasıl yürüyeyim o kadar yolu ya of!!!”

Hadi uzatma Enis ya, anlatacaklarım var hem!”

Aman ya tamam of… çıkınca gelirim

Scroll to Top
Send this to a friend